Tabiat beyaz bir gelinlik giymişti o gün, gelinliğinin zarifliğine dökülen dallı budaklı saçları vardı. Umutla parlamaya çabalayan yeşilliklerine aldırış etmeyen, sessizliğini fırsat bilerek sesini yükselten, sinsice tüm bedenini saran sabahın soğukluğu; gelinin bakışlarından gözbebeğini düşürmüştü. Herkes güneşi suçluyordu. Suçlayanlar daldan dala uçuyor, bağıra çağıra ötüyordu. Kimileri yuvasında gökyüzünü seyredalmış, güneşin ne zaman geri geleceğini düşünüyordu; kimileri de sıcacık yuvasından çıkıp bakmaya gerek bile duymamıştı. İnsanlar sessizce görkemli ağaçların altında geziniyordu. Çamların dik duruşlarının ardına gizlenmiş ötüşler ormana hakimdi.
Yuvasından dışarı çıkıp karşı çamın dalına kondu. Gökyüzünün griliğinde sürüklenen bulutlara benziyordu ama onlardan bir farkı vardı. Bedeninde güneşin kızıllığını taşıyordu. Pofuduk bedenini kaplayan gri tüylerini savurup kırk kanat çırparak göğe yükselmek, kınalı göğsünü gererek güneşi anımsatmak, boncuk boncuk gözleriyle meraklı bakışlar atmak, billur gibi sesiyle ötüp şarkılar söylemek gerekmez miydi şimdi? Yoksa kendini hep birileri ya da bir şeyler uğruna feda ederek mi geçirmeliydi ömrünü?
Karşı çalıdaki kuşlara uzaktan baktı. “Bir mevsim de dinleniversin güneş canım!” diye şakırdadı birisi. Kimse bilmezdi güneşin ışıklarında kaç renk taşıdığını, kaç renginin gökyüzünde kırıldığını. Kim bilir bu mevsime kadar saçtığı ışıklarında kaç rengini feda etmişti gökyüzüne? Bu güneş meselesinden kendine bir pay çıkardı. Kim çağırırsa uzak-yakın demez daldan dala uçardı, yaz kış demeden her yere giderdi; kendini düşünmeden her şeye atlar, bölgesini canı pahasına korurdu, nerede bir garip görse sesiyle neşelendirirdi. Haklıydı kuşlar. Güneş bir mevsim de dinleniverse ne olurdu ki? Olanlar olmuştu zaten. Doğanın kanunuydu bu, fedakârlık yaratılışta vardı.
Nar Hanım, yufka yüreğine bir türlü söz geçiremezdi, ana yüreği hiçbir şeye dayanamazdı. Kendi yuvasından önce diğer yuvalara gider yem götürürdü. Önce başkaları için kendini feda ederdi hep. Kendi yavruları da hep bundan yakınırdı. Sonunda da olan olmuştu. Hepsi büyüyünce yuvadan uçup gitmişti. Eşi de tabiatı terki diyar edeli çok oluyordu. Artık koskoca yuvada yapayalnız bir yaşlı olarak ömrünü geçiriyordu. Bütün tabiatta onu, fedakâr yüreğinden ana ilan etmişti; oysa o yalnızca ormanın yaşlı ve yorgun, hanım hanımcık bülbüllerinden biriydi.
Boncuk gözleri güneşi ararken ömrü boyunca uçtuğu diyarları, savunduğu yuvasını, büyüttüğü evlatlarını, yardım ettiği canlıları düşündü. Kendisi için ne yapmıştı bu zamana kadar? Hep başkaları için çabaladığına, onları neşelendirdiğine değmiş miydi sahi? Yorgun bedeni artık uçmak istemiyordu, güneş gibi saklanmak istiyordu ama bunu yapacak gücü de kendinde bulamıyordu. Başkalarını neşelendirmek, mutlu etmek; onlara yardım etmek hoşuna gidiyordu. Bunlarla var olduğunu anlamaya başladığı an yok olmaya da ne kadar yakın olduğunu hissediyordu. Kendi için neyi feda etmeliydi ki şu bedeni güzellikle göçmeliydi hayattan?
Daldan dala zıplamaya koyuldu. Ormanın derin sessizliğine kanat çırpınışları eşlik ediyordu. Uçarken karşıdan sesler duydu ve hemen yakınındaki çamın dalına kondu. Ağaçlar anadan üryan gibi olduğundan kimse saklanamıyordu, bu mevsimde gizlilik diye bir şey yoktu. Yalnızca çamların gizliliği vardı. Karşısında smokinini giyinip mavimsi kravatını takınan, uzunca kuyruğuyla gösterisini yapıp, bir sanatçı edasıyla salına salına dolanan saksağanı gördü. Duyduğu arsız sesin sahibi oydu. Nar Hanım’ın istemsizce tüyleri kabardı, kınalı göğsü şişti; bomba gibi patlayacak hale geldi. Yıllardır her şeyden koruduğu, gözü gibi baktığı yuvasını bu hırsız mı hırsız, mendebur mu mendebur saksağana mı yâr edecekti! Neler görmüş, ne badireler atlatmıştı o! Tüm gücünü topladı ve şakımaya başladı: “Burası benim bölgem, benim!” Bir gariplik vardı, saksağan ona tepki vermiyordu. Nar Hanım etrafta birilerini ararcasına bakındı. Ağacın dibinde oturan bir çocuk gördü. Çocuk soğuktan kat kat giyinmişti. Kafasındaki uzun, ince saçları Nar Hanım’ın tüyleri gibi kınalıydı. Avcunun içinde kendi gibi küçücük, masum ve yaralı bir serçe yavrusu vardı. Pis saksağanın neye öttüğü belliydi. Aç mı aç doymak bilmez leş kargaları! Nar Hanım her canlı türünde böyle kötülerin olduğunu biliyordu.
Bunları düşünürken saksağan onlara sinsice yanaşmaya başlamıştı. İnsandan da korkmazdı ki bu arsızlar. Çocuk ne saksağanı ne de Nar Hanım’ı fark etmiyordu. Nar Hanım ne yapacağını bilemiyordu. Yalnızca çocukların her zaman iyi niyetli olduğunu biliyordu, avcunda serçeyi tuttuğuna göre ona yardım edecekti. Konduğu çamın dalında dikkat dağıtmaya karar verdi. Belki saksağan onu görürse oraya gitmekten vazgeçerdi. Daldan dala zıplamaya çamı dans ettirmeye başladı. Çam ağacının sivri dikenleri bedenine batıyordu ama aldırış etmiyordu, buna değerdi. Saksağan hiç oralı olmuyordu. Aşağı doğru çocuğa ve serçeye bakmaya karar verdi. Bir de ne görsün! Çocuk serçeyi bırakmıştı karların arasına. Elinde değişik bir şey tutuyordu, ona vurdukça Nar Hanım’ın gözüne ışık patlıyordu, çıkırt çıkırt sesler duyuyordu. Çocukta olsa yavru da kimse göründüğü gibi değildi şu zalim hayatta.
Nar Hanım ne yapacağını kestiremiyordu. Ömrü boyunca çok zor zamanları olmuştu ama hep üstesinden gelmişti. Daldan dala zıplamaktan yorulmuştu artık, eskisi gibi genç değildi. Çocuk ısrarla ışık patlatıp duruyordu yüzüne yüzüne. Çamın dikenlerinin arasına saklandı. Çocuk of puf diyerek arkasına bile bakmadan yerdeki yaralı serçeyi oracıkta unutup, karda izini bırakarak uzaklaştı. Saksağan için fırsat doğmuştu sonunda. Kimsecikler yoktu yaralı serçenin yanında. Nar Hanım ne yapacağını düşünüyordu. Saksağanlar çok acımasızdı, nankördü. Kedilere bile kafa tutarlardı. Tüm gücüyle tekrar ötmeye başladı ama nafileydi. Sessizlik, yardım çığlıklarını yutuyordu. İhtimalleri düşünürken saksağanın biraz daha serçeye yaklaştığını gördü. Yaralı serçenin yanına uçsa bir çırpıda onu da öldürecekti, nasılsa yaşlı bir bülbülü aklamak genç bir saksağan için kolaydı ya da saksağanın, yaralı serçeyi yemesine izin verecek ve buna seyirci kalacaktı. Nasıl böyle bir şey yapabilirdi ki? Hangi ana böyle bir şeye göz yumardı? Ormanın anasıydı o, fedakârıydı. Her şeyi göze alabilirdi analar. Analık canından can vermekti.
Nar Hanım hızlıca karar verdi, emindi. Ne olursa olsun ömrü boyunca güzel şeylerle anılmıştı hep. Herkes onu severdi ormanda. Gözü kapalı güvenirdi, derdini sıkıntısını anlatırdı. Bu yaşına kadar hep fedakârlıklarıyla övmüşlerdi onu. Bu iyi bir şey miydi onun için bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı. Hayat, yanıtı bilinmeyen soruları ansızın açıklığa kavuşturmayı severdi. Onun ömründe böyle bir an henüz olmamıştı. Bu sefer fedakâr olmamaya karar verdi. Ne olurdu sanki o da sabahki güneş gibi saklansa? Hem kuşlarda dinlensin demişti. Hayatında bir kere de o kendini feda etmeyecekti. Neydi bu sanki onun görevi miydi? Kim yüklemişti bu ağır sıfatı üzerine, bunca yıldır küçücük bedeni nasıl taşımıştı?
Saksağan çok yakındı yaralı serçeye. Yaralı serçenin göğsü hop oturup hop kalkıyordu. Nar Hanım gizli gizli onları gözetliyordu. Serçenin bakışları teslim olduğunu gösteriyordu. Usul usul soluklanmayı kesiyordu, öleceğini biliyordu. Öldükten sonra da saksağanın leş dolu midesi mezarı olacaktı. Nar Hanım tüylerini kabarttı, gergindi. Ötse kimse sesini duymuyordu, yardıma gelmiyordu. Saklanmak ona göre miydi? Bunca yıldır saklanmamıştı, hiçbir şeyden kaçmamıştı. Ne pahasına olursa olsun kendini feda etmişti. Şimdi neydi onu bundan alıkoyan? Merhametle koştuğu yavrularını, sevgisini verdiği eşini, üzülmesin diye güldürdüğü canlıları, açlıktan ölmeye yüz tutmuş kuşları beslediği, cesaretle koruduğu yuvaları, meraklı gözlerle onu seyreden insanları neşelendirmeye çalıştığı zamanları düşündü. Ne çok şey feda etmişti içinden, başkaları için ne çok şey yapmıştı! İçini yokladı derin nefes çekerek, bu duyguları verebilecek ne hali ne de kabiliyeti yoktu. Yaşlılıktan uçmayı bile beceremiyordu zaten ama feda etmediği bir şey kalmıştı.
Nar Hanım pofuduk tüylerini savurup kırk kanat çırparak göğe yükseldi. Kınalı göğsünü gererek güneş gibi parlattı ormanı. Boncuk gözleriyle etrafa meraklı bakışlar attı. Billur sesiyle şarkılar söyledi. Sonra saksağana doğru tüylerini kabartarak uçmaya başladı, fedakârlık etmeye hazırdı. Saksağan onun geldiğini gördü ve bir celsede ona gagasını batırarak yere savurdu. Nar Hanım yere savrulurken onun kınalı göğsünü görüp şarkılarını işiten kuşlar toplanıp gelmişti. Saksağan, kalabalığı görünce korkup gözden kayboldu. Nar Hanım’ın narin bedeni güçlü darbeye yenik düştü ve son nefesini, yaralı serçeye feda ederek verdi.


Nisa ÖNER
Herkes gibi dünyaya merhaba diyerek başlayan, değişmeye ve dönüşmeye devam eden, dünyayı anlamaya çalışan ve sorgulayan, umut bekçiliği yapan, teyzelerin kızdığı z kuşağından, her cümlesinin başına “az” kelimesini koymamak için direnen Karadenizli, vatansever, kitap kurdu, dostlarının cadısı, öğrenmeye meraklı bir öğretmen, uykuları kaçacak kadar düşünceli, yazmayı seven, fikir işçisi.

Bir yorum yazın.