Nerdeysen orada bekle beni sevgilim

Nerdeysen…” 

Ömrün sonbaharında süpürülmeyi bekleyen sarı, turuncu, kahverengi yapraklar… Ilık bir rüzgarla renklerin valsi. Dökülen yorgun yaprakların ardından çırılçıplak kalmış masum ağaçlar. Maviyi çalan gecenin büyülü karanlığına serzeniş eden dolunay. Dolunayın griliğinde parlayan bulutların çocuksu ağlayışları. Sokak lambasıyla parlayan ıslak caddeler boyu, yürüyen ürkek adımlara, bekleme bankındaki ıssızlık eşlik ediyordu. Bankın üzerindeki derin oyuklara damlayan gözyaşlarına aldırış etmeyen düşünceler, kalbi bir girdaba çeviriyordu. Girdabı umursayanlarsa kavuşmayı bekleyen gözlerdi. 

Yüreğin hüzün mevsimini bitirmeye, sokaktaki yaprakları süpürmeye yerine çiçekler ekmeye değer mi şimdi?  Yıllardır bitmeyen sonbaharını, ilkbahara çevirebilir mi bu gözler? Taşlaşmış kalbinde çiçekler açar mı Zeynep’in?  Pırıl pırıl parlayan badem gözleri, nasır tutmuş elleri, rüzgârda savrulan kıvrım kıvrım saçları, kuruyan pembe dudakları kavuşmak için can mı atıyordur? Yıllardır başka bir eli tutmadığına, başka bir paltoyu koklamadığına, başka bir gamzede hayat bulamadığına değmiş; hasretiyle yanıp tutuşuyor mudur? Gecenin kör karanlığına inat gündüzün mavi özgürlüğüne, aklın düzenbazlığına rağmen kalbin girdabına inanmak nedir ki?

Zeynep yalnızca bekliyordu. İnsanlar birini bir saniye beklesin, söyleniyordu ama onun için saniye neydi ki? O günlerdir, aylardır, yıllardır bekliyordu. Kaç yıl olmuştu sahi? Saymamıştı. Yıllar ne çok şey götürüyordu insandan. Önünde duran su birikintisindeki yansımasına baktı:

“Ne çok şey; şu yüzümdeki kırışıklıklar, saçlarımdaki kırlar, gözlerimin altındaki torbalar…” İçindeki ses yaşlılıktan sustu, sayamadı. Sayarsa aklının sinsi oyunlarına, ona kurduğu tuzaklara inanırdı. Kalbindeki girdap bir sır, birine söylerse de sanki zehir gibiydi. Ruhların bakışarak konuştuğu ve anlaştığı zamanlarda gönlüne bir şey vurmuş; pervasızca nereye döküleceğini bilmeyen dereler gibi ne dinlemiş ne duymuş ne de görmüştü. Her şeye rağmen beklemişti. Gelirse aklındaki oyunlar dağılacak, kalbindeki girdap anlam kazanacaktı. Acaba o unutmuş muydu gönlünde açan çiçekleri? Kendinde sakladığı bahçesini kurutmuş muydu? Düşünüyordu: “Niçin buluşmak istesin ki? Neden olacak canım, sen de! Ah, insanı elma kurdu gibi yiyip bitiren beyni! Bir kere sussaydı, her şeyi ne güzel yürekten yapardı insanlar.” Kalbi, kuruyan bütün yaprakları süpürmeye geldiğini söylüyordu. İçinden “gel artık, şu gönlüm bahar görsün” diyordu. Ne diyecekti ki kalbi başka!

Saatlerdir bekliyordu. Sanırım gelmeyecek diye düşündü. “O zaman neden buluşmak istemişti ki. Birinin onu beklemesi hoşuna mı gitmişti? Ah, yine aklım tuzak kuruyor! Bir şey olmuştur, bir aksilik çıkmıştır. Acaba nasıl biri olmuştu? Ellisinde bir adam nasıl oluyorsa öyledir herhalde. Gözleri aynı bakacak mıydı? Sesi, yüzü, saçları nasıldı? Çok zaman geçti.” düşündü, düşündü ve düşündü. Yine onu görünce bir şey vurmuşa, bir yere toslamışa dönecek miydi? Çok tuhaftı. On beşinde ona karşı hissettiği ne varsa ellisinde de nasıl aynısını hissedebiliyordu insan? Zaman her şeyi yerle bir ederken, duygular havada asılı kalan toz taneleri gibiydi; ne yaparsan yap yok olmuyorlardı. 

Heyecanını gizleyemiyordu. Çünkü o, bu gece on beş yaşındaki Zeynep’ti. Banka bir oturuyor, bir kalkıyordu. Sonunda gitmeye karar verdi. Saat epeyce geç olmuştu. Arkasını döndü, gelebilme ihtimaline karşın sokak boyunca yavaş yavaş yürüdü. Sokağın başına yaklaştıkça aklındaki düşünceler kâbus gibi üzerine çöküyordu. Sokağın başına vardı ve son defa arkasına döndü. Kimsecikler yoktu. Sokağın bir ucunda kalbinin girdabında kaybolacak Zeynep ve diğer ucunda yapayalnız duran bank vardı. Zeynep önüne döndü. Gitmeye karar vermişti artık ama adımları, onu görünmez iplerle bir yere bağlamıştı. Gidemiyordu. Öylece kalakaldı, yerdeki yapraklar uçuşuyordu. “Rüzgâr süpürür hepsini şimdi” diye düşünürken yerde ona yaklaşan bir gölge gördü. Gölgenin görünmeyen dudaklarından kalbi titreten cümleler döküldü:

“İnsan, kalbinin girdabından çıkabilir mi? Yıllar çok şey götürse de bahçemizdeki yaprakları süpürdüm. Ektiğimiz çiçekleri sen olmadığında da suladım. Ben gönlümdeki bahçeye sahip çıktım, ona inandım, emek verdim. Ne olursa olsun, Zeynep. İnsan kalbinden nasıl gidebilir, insan kıymet verdiğini nasıl unutabilir?”

Zeynep ona döndü, gelmişti. Ne kadar değişmişti. Yılların ardından saçlarında yer yer görülen beyazlar, sesinde paslanan kelimeler ve titreyen elleri vardı. Usulca ona yaklaştı. Yüzündeki çizgiler gülümseyince, ay ışığı gibi parlayan gamzesine dokundu. Değişmeyen bir şey vardı, gözlerinin ona olan bakışı hâlâ aynıydı. Kavuşmayı bekleyen gözleri gülüyordu ama niçin ağlıyordu? Gözlerine akseden hasretin izleri son buluyordu. Her şeye değmişti. Yıllar geçse de zor olsa da anlamıştı; kalbindeki girdap hep var olacaktı, onu seviyordu ve gönlüne bir kere “aşk” vurmuştu.

Bir yorum yazın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Nisa ÖNER avatarı
Sıradaki ne olsun? Rastgele bir yazı getir.
🖼️ GÜNLÜK SANAT BULMACASI
Hamle: 0 00:00
Sanat eseri hazırlanıyor...
🎨
Tablo Tamamlandı!
Parçaya basılı tut, boş kareye sürükle ve bırak.
MOD
MOD