, ,

Açık Parantez

Yaşama kapanmış kapıları ölümlü odalar. Hayata parantez açan gece yarısı. Yazın yürekleri kavuran sıcağı. Pencereden gelen rüzgar perdeleri savuruyor, dışarıdaki ağaçların yapraklarının içinden sinsice geçiyordu. Bölük pörçük duran perdeler, içlerinden bir umut süzülen sokak lambasının yanıp sönen ışıkları duvarlara yansıyordu. Duvarlarda oluşan noktalar virgülleri umursamıyordu. Çatlamış duvarlardaki yaşanmışlıkların izleri, noktaları virgüle çevirmeye çalışan bir kalemin kağıdın üzerinde bıraktığı yaralara dönüşüyordu. Sessizlik dört duvarı dikenlerle sarmış, kalpleri kimsesiz çığlıklarla dolduran eşyalar tertemiz bedene derin izler bırakmaya yemin etmişti. Yatak bir mezara dönüşmüş ve kıyamet sorgusuna başlamıştı; geçmiş, şimdi ve geleceğin döngüsünü zihinde bir sanrıya dönüştürüyordu.

Artık virgüller susmalı yerini noktalara bırakmalı ve bu parantez kapanmalıydı. Ölümlerle dolup taşmış, onu kimsesizliğe esir etmiş bu parantezi kapatabilmek için uykudan medet umuyordu. Ama istediği gibi olmayacaktı, biliyordu. Hiçbir şeyi kaçırmayacağını, hiçbir şeyden geri kalmayacağını bilerek sakin ve telaştan uzak düşünüyordu. Bu bazen ona keyifli geliyordu. Sessizliği ve karanlığı istediği seslerle ve renklerle süslüyordu. Ama odanın içi acılarla doluysa gece yarısı açılan bu parantez onu parçalardı. Zaman geçmek bilmez ve yüreğindeki acılar uzardı. O gece de öyle bir geceydi. İçerisine ölümler sığdırmış bu parantezi kapatabilecek miydi? Bilmiyordu.

Gülhayat saçlarını dağıtmış, akan makyajı yüzünü bir yaratığa çevirmişti. Yatağına cenin pozisyonunda uzanmış, kollarını annesine sarılıyormuşçasına birbirine sarmıştı. Gözlerinden dökülen yaşları acının şarabı olarak içiyordu. Adını sorarlarsa söylemeyecekti artık. Ona adını veren gülü solmuştu, geriye dikenler kalmıştı. Nasıl dayanacaktı bu acıya, gülsüz dikenler neye yarardı acıdan başka? Bağırmak istiyordu, haykırmak. Annesine seslenmek istiyordu, beni ait olmadığım dünyayla baş başa bırakma demek istiyordu ama kelimeler onu boğuyor, diline prangalar takıyordu. Düşünüyordu, ne yapacaktı annesiz bu başı boş dünyada, nasıl yaşayacaktı?

Gölgelere bıraktığı korkuları gece olunca üstüne çöküyordu. Gerçek hep kötüydü, o karamsar değildi. O biraz sıkıntılıydı. Bazı şeyler eski anlamlarını yitiriyordu zihninde. Dalıp gitmeleri uzuyordu. Günler kısalıyordu, geceler uzuyordu ya da o biraz daha uykusuzdu. Çok da takılmıyordu bu uyku konusuna. Uyuyunca geçmeyen şeylerin olduğunu anladığından bu yana. Kelimeler yetmiyordu anlatamadıklarına. Büyük boşluklara anlatarak anlamını yitirdiği duygularının susarak yasını tutuyordu şimdi. Çok yorulmuştu düşünmekten. Umudunun tükendiği yerlerdeydi. Burası neresiydi? Hiçbir fikri yoktu. Bildiği tek şey yorganın altında gizlice yazdığı yazılarıydı. Tek hazinesi kitaplarıydı artık. Sessiz çığlıkları vardı. Duyduğunuzda içinizi dağlayacak kadar. Kanadı kırık kuşları vardı özgürlüğü kafes arkası sanan. Elinden aldılar kahkahalarını. Sokaklarda kahkaha atan o nazlı çocuklardan biriydi o da oysaki. Tebessümleri soldu. Annesi kendini, içindeki çocuğu hep sev derdi. Bekliyordu karmaşık vakitlerin şafağında. Onun gibi miydi karanlık yüreğinin çocuğu? Gözleri kan çanağına dönmüştü, baharları kış olmuştu onu ararken. Neredeydi, neredeydi yüreğinin karanlık çocuğu? Kayboluyordu. Nerelerdeydi?

Gittikçe kendini kaybediyordu, ağlamaktan şişen gözlerini elleriyle siliyordu. Sessizliği hıçkırıkları bozuyordu. Bir an ayağa kalktı ve odasının kapısına yöneldi. Işığı yaktı ve biraz olsun içi umutla doldu. Ağlamayacaktı, annesi de böyle olsun isterdi. Yere dağılan eşyalarını dolaba kaldırdı. Odasında dağılan ne varsa yerleştirdi. Kendine mutfakta gidip bir papatya çayı yaptı. Bir müzik açtı ve yatağına uzandı. Güneş doğmak üzereydi. Her şeye rağmen ağlamıyordu ama biliyordu, bir an vardı yaşanacaktı. Yatağından doğruldu ve pencereyi kapatmaya yöneldi. Güneşin doğuşunu izlemek için dışarı çıktı. Sabahın serinliğiyle gecenin kavurucu sıcağı gitmişti. Güneş yavaş yavaş doğuyordu ve içinde yeni umutlar yeşerdiğini hissediyordu. İçinin ürperdiğini hissetti ve evin kapısına döndü ama olduğu yerde kaldı. Dikenler tekrar tekrar batıyordu yüreğinin orta yerine. Tüm umutları yeniden solmuştu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Umutlarının gülü yoktu çünkü artık. Bir çift mavi ayakkabı mıydı kapının önünde onu ağlatan? Gözlerinden akan yaşlar bitecek miydi? İçindeki çocuğu annesi olmasa da o sevebilecek miydi? Bilmiyordu ama bildiği tek bir şey vardı. Hayatında açılan bu parantez hiçbir zaman kapanmayacaktı.

Bir yorum yazın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Nisa ÖNER avatarı
Sıradaki ne olsun? Rastgele bir yazı getir.
🖼️ GÜNLÜK SANAT BULMACASI
Hamle: 0 00:00
Sanat eseri hazırlanıyor...
🎨
Tablo Tamamlandı!
Parçaya basılı tut, boş kareye sürükle ve bırak.
MOD
MOD