Dikkat, İnsan Var!

İnsanların yüzlerine bakmayı ne zaman bıraktık, bilmiyorum.

Eskiden otobüste otururken karşımdaki adamın ayakkabılarına bakardım. Çamurluysa yağmur yağmış olduğunu düşünürdüm. Ayakkabıları şık ve temizse özel bir yere yetişmekte olduğunu. Bir kadının elindeki fileye, çocuğun cebinden çıkardığı miskete, simitçinin sesine, uzaklarda bir yerde kuşların birbirine karışan bağırışlarına takılırdım.

Şimdi herkesin elinde bir ekran var.

Benim de.

Bir gün otobüste cam kenarında oturuyordum. Karşımda yaşlı bir adam vardı. Yol boyunca hiç konuşmadı. Dışarıya baktı. Ben de telefonuma baktım. Bir süre sonra adamın gözlerini takip ettim. Kaldırımda küçük bir kız çocuğu, annesinin elinden kurtulmuş, kaldırım taşlarının arasındaki su birikintilerine basıyordu. Adam gülümsedi. Ben o sırada telefonumda bir şey okuyordum. Sonra düşündüm: Ben ne zamandır yanımdaki insanın neye baktığını merak etmiyorum? Dikkat dediğimiz şey belki de biraz budur. Merak etmek.

Bir insanın neden sustuğunu, bir çocuğun neden pencereden dışarı baktığını, bir kedinin neden aynı duvarın dibinde beklediğini, yağmurdan sonra kaldırımların neden başka türlü koktuğunu merak etmek. Biz büyüdükçe meraklarımızın bazılarını kaybediyoruz. Bize önemli olanı öğretiyorlar. Dersler, işler, sınavlar, toplantılar, yetişmesi gerekenler… Bir şeyin işe yarayıp yaramadığını soruyoruz önce. İşe yaramıyorsa bakmaya değmez sanıyoruz. Oysa insanın hayatında ne çok işe yaramaz şey var değil mi? Bir ağacın altında beş dakika oturmak. Bir yabancının yüzüne bakıp onun nasıl bir hayatı olduğunu düşünmek. Çocukken ezberlediğimiz bir şarkıyı yıllar sonra hatırlamak. Bir kitabın tek bir cümlesi yüzünden bütün gün dalgın dolaşmak. Bunların hiçbirinin bir karşılığı yoktur belki. Ama insan biraz da bunlardan yapılmıştır.

Bazen bir şey okumaya oturuyorum. Daha ilk sayfada aklım başka yerlere gidiyor. Kendime kızıyorum. “Dikkatini ver,” diyorum. Sonra duruyorum. Belki de dikkatimi vermem gereken şey kitap değildir o anda. Belki aklımın gittiği yerdir. İnsan zihni de sokaklar gibi. Her zaman gitmek istediğimiz yere çıkmıyor. Bir köşeden dönüyorsun, karşına yıllardır hatırlamadığın bir yüz çıkıyor. Bir kelime duyuyorsun, çocukluğundaki bir öğleden sonraya gidiyorsun. Bir koku alıyorsun, hiç beklemediğin bir evin mutfağında buluyorsun kendini. Buna dağılmak diyoruz. Belki her dağılmak kötü değildir. Belki bazen zihnin başka bir yere gitmesi, orada görülmesi gereken bir şey olduğunu gösterir.

Yine de çağımızın başka bir derdi var. Daha önce hiç olmadığı kadar çok şeye bakıyoruz. Daha önce hiç olmadığı kadar az şey görüyoruz. Bir görüntü bitmeden yenisi geliyor. Bir haberin üzerine başka bir haber düşüyor. Bir insan konuşurken ekranın ışığı yüzümüze vuruyor. Bir arkadaşımız “Sana bir şey anlatacağım,” diyor. Biz dinliyoruz. Ama gerçekten dinliyor muyuz? Onun cümlesinin bitmesini mi bekliyoruz, yoksa kendi vereceğimiz cevabı mı? Bazen bir insanın bize ihtiyacı olan şey bir cevap değildir. Sadece orada olmamızdır. Bir çocuğun anlattığı uzun ve anlamsız hikâyeyi dinlemek gibi. Çocuk anlatır. “Sonra oraya gittik. Sonra Ali geldi. Sonra bir kedi vardı. Sonra…” Bizim için önemsizdir bütün bunlar. Ama çocuk anlatırken yüzümüze bakar. Ve biz telefonumuza bakarsak, çocuk hikâyesini değil, kendisini yarıda bırakılmış hisseder. Belki dikkat biraz da sevginin biçimlerinden biridir. Bir insanı dikkatle dinlemek, ona dünyada hâlâ yer açmaktır.

Bazen bunu en çok çocuklardan öğrenebiliriz. Onlar bir kelebeğin peşinden koşabilir, yerdeki taşı uzun uzun inceleyebilir, gökyüzündeki buluta bir ev adı verebilirler. Biz ise acelemizden bulutun şeklini unutmuşuz. Çocuklara “Dikkatini ver.” diyoruz. Belki önce kendimiz dikkat etmeyi öğrenmeliyiz. Birbirimize, ağaçlara, yağmura, sokağın köşesinde her sabah aynı saatte duran adama, markette kasada önümüzde bekleyen yaşlı kadının ellerine, bir arkadaşımızın “İyiyim.” derken gözlerini kaçırmasına. Çünkü insan her zaman söylediği şey değildir. Bazen bir omuz düşüşüdür. Bazen yarım bırakılmış bir cümle. Bazen gereğinden fazla gülmektir. Bazen de hiçbir şey söylememektir. Bütün bunları görebilmek için insanın biraz yavaşlaması gerekiyor. Belki odaklanmak sandığımız kadar büyük bir mesele değildir.

Bir masaya oturup saatlerce çalışmak, bütün bildirimleri kapatmak, kendimizi zorlamak… Bunların hepsi gerekli olabilir. Ama daha basit bir yerden de başlayabiliriz. Karşımızdaki insan konuşurken ona bakarak. Yediğimiz yemeğin tadını alarak. Bir kitabın içinde sevdiğimiz cümlede biraz durarak. Bir kuşun sesini başka bir şey düşünmeden dinleyerek. Ve bazen hiçbir şey yapmayarak. Çünkü dikkat, insanın dünyaya verdiği küçük bir “buradayım” cevabıdır.

Bunca gürültünün arasında bir insanın yüzüne bakmak… Bir çocuğun anlattığı saçma bir hikâyeyi sonuna kadar dinlemek… Bir ağacın altında durup rüzgârın yapraklarla ne konuştuğunu merak etmek… Belki de bütün bunlar birer odaklanma biçimidir. Dünyanın bizden sürekli bir şey istediği şu günlerde, insanın kendine sorabileceği en sade soru belki şudur:

Ben bugün neyi gerçekten gördüm?

Çünkü baktığımız şeylerin hepsi hayatımıza girmiyor. Ama dikkat ettiğimiz bazı şeyler kalıyor.

Bir yüz.

Bir ses.

Bir cümle.

Bir çocuk gülüşü.

Yağmurdan sonra kaldırımda biriken su.

Ve bazen, hiç tanımadığımız bir insanın bize bakıp gülümsemesi.

Belki hayat dediğimiz şey biraz da bunları fark edebildiğimiz kadar uzun.

Dikkat edin.

İnsan var.

 

Bir yorum yazın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Nisa ÖNER avatarı
Sıradaki ne olsun? Rastgele bir yazı getir.
🖼️ GÜNLÜK SANAT BULMACASI
Hamle: 0 00:00
Sanat eseri hazırlanıyor...
🎨
Tablo Tamamlandı!
Parçaya basılı tut, boş kareye sürükle ve bırak.
MOD
MOD