,

SOMMA-42

Arkasını döndüğünde gördüğü şey hiç hoşuna gitmemişti: “Sana söylemiştim Lindsey! Her seferinde ama her seferinde kemiğini bana getiriyorsun. Anlıyorum oyun oynayalım istiyorsun fakat bu tavrınla bir yere varamayız, anlıyor musun canım benim?” Zana’nın sinirleri, biricik köpeği tarafından bozulmuştu. Pembe renkli, artistik desenli, işlemeli astronot kıyafetinin sayamayacağı kadar çok olan ceplerinden birinden bir kumaş parçası çıkardı: “Hem bak,” dedi; hızlı bir hareketle bir kurdele yaptı ve köpeğin kafasına incelikle yerleştirdi: “İşte oldu!” Lindsey oldukça mutsuzdu. Kendisine bakan bir çift koca göz ona kesinlikle bu kurdeleyi kaybetmemesi gerektiğini söylüyordu, emrediyordu. O bir köpekti ancak bunu çok iyi biliyordu. Dili ağzından sarkarken patisiyle selam verir gibi yaparak oradan ayrıldı ancak Zana bunu fark etmemişti. Lindsey’nin oksijen tüplerini değiştirmiş ve onu kendinden uzak bir yerde oyun oynaması için Çiftlik dedikleri, hayvanların birlikte ve barış içinde vakit geçirdiği alana yolladı. Kısa bacaklarıyla sallanarak ilerlerken arkasından gülümsedi. “Çok güzel olduğunu söylemiş miydim!” Genne gelmişti. O ünlü Genne. En güzel övgüler ona aitti! Şair ruhundan çıkan dizeler narin bir serçe yavrusunun süzüle süzüle bir yaprak misali sevgililerinin yüreklerine konardı, o Genne’di. Konuştu: “Biliyorsun güzelim. Senin için yapamayacağım hiçbir şey yok ki ne yok! Pembe saçların birer pamuk şeker gibiyken gözlerindeki o bakış! Ah! Nereden bakarsan bak sürüp giden sonsuz birer alev gibi canlı ve yakıcılar.” Hemen Zana’nın dibinde bitivermişti. Astronot kıyafetine rağmen saçları oldukça bakımlı, üzerinde tam takım siyah bir takım elbise vardı. Keskindi. Zana elini uzatarak, “Önce köpek sonra sen. Çok güzel bir gün ve evet. Bu; çok önemli insanlar tarafından belirlenen görev dolayısıyla buraya, Mars kolonilerine geldiğimizden beri bana 148. kez güzel deyişin. Şimdi gidebilirsin,” diyerek işine koyuldu. İşini yapmaya başladı. İşini yapmayı sürdürdü. İş yapıyordu…

Bucks heyecanla bağırdı: “ZANA! Bak ne buldum! Aylardır Dünya yüzeyinde arayıp da bulamadığımız bileşen maddenin Mars’ta olacağı kimin aklına gelirdi! Son zamanlarda o kadar çok element oluşturuyorlar ki takip edemiyor—” Zana hemen araya girdi: “Hayır! Hayır, hayır, hayır. Duymak istemiyorum. İstediğim sadece biraz sessizlik.” Genne fırsatı kaçırmadı: “Sessiz bir yer biliyorum.” Zana yanıt vermedi. Bucks boğazını temizleyerek, “Peki. Ne dersen,” dedi; başını öne eğdi. “Ancak bir konuda yardımına ihtiyacım var. Lindsey yine sırtlanlardan birinin sırtına bindi ve inmiyor. İkisi çok eğleniyor gibi gözükseler de diğer hayvanlar onlardan korkuyor.” Zana iç çekerek, “Peki. Hadi gidelim,” dedi; yürümeye başladı. Genne atıldı: “Sessiz yere m— Durun! Ben de geliyorum.”

Çiftlik’te her türden hayvan vardı: Bukalemun, kaplan, kurbağa, goril, kelebek hatta kutup ayısı! Bu alan Mars zemininin üzerine kurulu izole bir alandı. Her türden canlı için uygun sentetik ayarlamalar yapılarak Dünya’daki yaşam koşulları taklit ediliyordu. İlk bakışta canlıların birbirlerinden farklı alanlarda oldukları seçilebiliyordu. Bu yapay habitatlar sınırlarla çiziliydi. Bir tür diğer türden ayrıydı. Geniş bir alana yayılan Çiftlik, dünyanın dört bir yanından gelen Mars koloni ekiplerinin getirdikleri türlerden oluşuyordu. Nihai amaç, türlerin Mars gezegeninin koşullarına adaptasyon seviyelerinin araştırılmasıydı.

Zana panikle seslendi: “Lindsey! Hemen buraya gel! Lindsey?” Köpek yoktu. Zana yürümeye devam ederken ayağına bir şey takılmıştı. Eğilip baktığında bunun bir kurdele olduğunu gördü. Bucks, “Az önce buradaydı.” Genne, “Ve gidebileceği tek bir yer var…” Zana, “Sakın bana…” Üçü de aynı anda astronot başlıklarını yukarı doğru kaldırdılar. Gördükleri şey ne bir uçak ne bir kuş ne de Süpermen’di. O Lindsey’di. Geniş bir aktarım tüpünün içinde yukarı doğru yükseliyordu.

Çiftlik’teki habitatlarda; zemin sıcaklığı, suyun pH değeri, bitki çeşitliliği, özel diyetler ve temizlik için ayrı ayrı ve özel olarak programlanmış birçok sistem vardı ancak “temizlik” otomasyonunun bir açığı vardı. Eğer habitat içinde bulunan hayvan temizlik esnasında geçici habitatına geçip beklemektense hâlihazırda bulunduğu habitatta kalmaya devam ederse “temizleniyordu” ve toplanan çöp uzay boşluğuna atılıyordu. Genelde vahşi hayvanlar robotlar yardımıyla bu geçici alanlara yerleştirildiğinden yüksek risk barındırmayan hatta işlevsel ve güvenli bir işlemdi. Ancak yine de Lindsey’nin güvende olduğu söylenemezdi.

Zana panikle öne atıldı, “Benim canım Lindsey’im… Hemen bir şey yapmamız gerek, çabuk! Koşun!” diyerek adımlarını hızlandırdı. Bucks, “Zana dur. Şunu bilmelisin ki… Söylemek canımı yaksa da… Onu kurtarmamızın bir yo—” Genne, Bucks’ın ağzını kapatmaya çalıştı ancak astronot başlıklarından dolayı başaramadı. Genne, “Arkadaşımın demek istediği şey bir yol yok değil, birçok yol var. Ahaha! Hangisini istersen.” Zana, “Kurtulmasını istiyorum işte. Nasıl olduğunun ne önemi var Genne! Bucks, burayı avucunun içi gibi biliyorsun. Ne yapabiliriz…” Bucks, Genne’e kesin gözlerle baktı. Genne ise “sakın ama sakın” der gibi karşılık verdi. Bucks yanına döndü. Zana’nın gözlerinden yaşlar akıyor, elleri titriyor ve kelimenin tam anlamıyla kontrolü kaybediyordu. Bucks kararlı, “Peki. Beni takip edin. Şu birçok yoldan birinden gidiyoruz.”

Buraya birçok ekip aynı amaç için gelmişti: Mars’ın kolonileştirilmesi. 3 ila 30 kişiden oluşan, özelleşmiş alt amaçlara hizmet eden farklı alanlardan bilim insanları burada tek bir potada eriyordu. İstedikleri şey Dünya’da nasıl oluyorsa burada da benzer bir düzen kurmaktı. Herkes için eşit haklar, özgürlükler ve yaşam koşulları. Ne bir ırk ne bir din ne de kültürel farklılıklar bu hedefe engeldi. Çok çalışarak ve yardımlaşarak her şeyi başarabilirlerdi. Bu başarılardan bazıları da üretilmiş olan kurgudan çıkma gibi duran mekanik sistemlerdi. Çiftliğin de içinde bulunduğu bu üs, Homo sapiens türünün varoluşundan itibaren yaratmış olduğu en yüksek teknolojik icatları içeriyordu. Bucks bazılarının mucidi ya da fikir babasıydı. Aralarında en deneyimli olan ve kolonileşme sürecini en iyi bilen oydu. Kıvırcık dağınık saçları, uzun ince ama yapılı bedeni ve salaş giyimiyle yetiyi andırıyordu. Bildiği yegâne şeyse köpeğin gidici olduğuydu. Ancak bunu Zana’ya söyleyemezdi, devam etmeliydi. Bucks kararlılıkla, “İşte geldik. 20 numaralı konteyner. Biraz daha ilerlersek üs kontrol odasına varacağız. Çöplerin atılmadan önce geçtikleri açık tüpü yakalayabiliriz. Hadi gidelim.” Zana ağlamayı kesmiş, tüm gücüyle koşuyordu. Lindsey ile en sevdiği kemik oyuncağıyla oynayacaklardı, biliyordu. Hem daha çok genç bir köpekti. Nasıl izin vermişti… Elinden kayıp giderken hiçbir şey yapamıyordu. Sadece ilerlemeye devam ediyordu.

Üç terli astronot üs kontrol odasına paldır küldür daldılar. Odada bulunan diğer bilim insanları ne yapıyorlarsa yapmaya devam ediyorlardı. Sanki üçlü hiç orada değilmiş gibi. Genne kapıdan geçmek için yöneldiğinde onu biri karşıladı: “Geçemezsin. Geri dön.” Bu küçük bir kızdı. En azından Genne böyle düşündü. Genne gülümsedi, “Sen ne tatlı bir şeysin öyle! Zana şuna bak, ne şeker!” diyerek arkasına baktı. Zana, “Çekil şuradan.” Kıza yöneldi. Kız, “Geçiş yok, geri dönün. Bip bip!” dedi. Cebinden uzun ince bir çubuk çıkardı. Çubuğun üzerinde renkli düğmeler ve farklı şekillerde sanki birer sembolü atıfta bulunan işaretler vardı. Bucks, “Acelemiz var,” dedi ve elini kızı kapının önünden kenara çekmek için uzatırken bayıldı. Koca yeti yerle bir olmuştu. İki astronot birbirine bakıp “NE!” dediler. Kız kahkaha atmaya başladı: “Gördünüz işte! Uzak durun. Yaklaşırsanız aynısı size de olur. Bip bop ben bir robotum!” Acele etmeleri gerekiyordu. Başka çareleri yoktu. Genne, “Zana bak!” Başlarının üzerindeki tüpün içinden Lindsey’nin geçtiğini gördüler. Zana onu görünce gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı: “O sadece benimle oynamak istedi ama ben… Bense onu kovdum. Bunu telafi etmek istiyorum. Lütfen bize izin ver.” Kız Zana’nın gözlerinin içine bir süre baktı. Çubuğu Zana’ya uzattı: “Olur ama ben de geliyorum. Beni kucağına al.” Kız ifadesizdi. Zana, “Olur,” dediği anda kızın yüzünde bir gülümseme belirdi: “Beni takip edin! Yolu biliyorum. Ben Polly. Şuradan gidiyoruz dıgıdık!”

Bucks Genne’in omzunda, Polly Zana’nın astronot başlığının üzerinde; kurtarma timi son hızla konteynerleri aşıyordu. Onları görenler hayranlıkla bakıp kendilerini selamlıyor, adeta parlıyorlardı. En azından Polly böyle düşünüyordu: “Atçılık! Yaşasın!” Küçük yaşına rağmen bilgisinden ve tehlikeli sopasından dolayı ekibin beyni olmuştu. Onları amansız bir maceraya sürüklüyordu. Burada her türlü konteyner vardı. Jelibondan hücre üretmekten tutun organik bazlı fil küçültücüye kadar mikro makro her türlü deney eş zamanlı olacak şekilde burada işliyordu. Polly neşeyle bağırdı: “Duuuuur! Geldik gıgıdık. Deh! İhihi.” Hızla Zana’nın kucağından yere atlayıp koşmaya başladı: “Buradan.” Genne arkadan Zana önden ilerlerlerken burunlarındaki kokunun ağırlığı da giderek artıyordu. Genne, “Çöp suyu kokuyor.” Zana, “Hiç bilimsel değilsin.” Genne, “Biliyorum.” İçeri girdiklerinde Zana gördüğü görüntü karşısında gözyaşlarını tutamadı. Üzgünken veya mutluyken fark etmez hep ağlıyordu. Polly Lindsey’nin sırtındaydı. Canım köpek kurtulmuştu! Hepsi bu küçük kız sayesinde. Polly, “Köpekçik!” Lindsy, “Hav! Hav!” Arkadaş olmuşlardı ve mutlu son.

Dur, henüz bu hikâyeyi bitiremezsin. Nedenmiş o? Çünkü bir sonuca varmadı. Vardı. Varmadı. Vardı. Bucks hâlâ baygın, ona ne oldu? Ne önemi var, amaç köpeği kurtarmak değil miydi? Öyle tabii ama… Ama ne? Bucks hiçbir yol yok demişti.

Genne, “Bucks! Bucks, uyan!” Lindsey’nin yüzünü yalamasıyla uyanan Bucks hemen kendine geldi. Kucağındaki köpeği görünce gözlerine inanamadı: “Bu nasıl olur?” Zana gülümsüyordu: “Teşekkür ederim hepinize. Siz olmasaydınız be—” Bucks, “Bu mümkün değil.” Zana, “Ne oldu Bucks?” Bucks, “Anlamıyorum… Ben. En son bir şok hatırlıyorum.” Genne, “Polly seni bayılttı?” Bucks, “Papağan mı?” Zana, “Hayır kız.” Bucks, “Ha? Sen de kimsin?” “Ben kocaman bir güneşim.” Polly’di konuşan. “Şimdi seni ışığımla ısıtacağım.” Bucks, “Komik bir kızmış… Burası bir anda… Isınmaya başladı. YANIYORUM!” Polly güldü: “İhihi! Sana demiştim.”

Üç bilim insanı için bu yeni bir şeydi. Korku içinde gülüp eğlenen küçük kıza bakıyorlardı. Bu nasıl olurdu? Birbirlerine döndüler ve o an üçü de aynı şeyi düşündüklerini biliyorlardı: SOMMA-42. Namıdiğer istekil. Dünya folkloruna mâl olmuş bu kavramın adı birçok farklı kaynakta çeşitli varyasyonlarda yer alıyordu. İstekillik henüz bilimin açıklayamadığı, belki de açıklayamayacağı bir ruh-beden fenomeniydi. Kişi istekilken/istekil durumundayken arzuladığı şeyi dilemesi ile o şeyin gerçekleşmesi mümkün olurdu. İnanması güç ama gerçekti. Zaten inanmak bundan ibaret değil miydi? Astronotlar içinse bu an “henüz” gerçek olmuştu. Çünkü şu ana dek böyle bir şey görmüşlükleri yoktu.

Polly, “Sennn şimdi ayıcık ol.” Cümlesinin bitimiyle Zana bir peluş ayıya dönüşmüştü. Genne ve Bucks buraya nasıl geldiklerini şimdi anlıyorlardı. O istemiş ve olmuştu. Bucks dikkatli adımlarla uzaklaşıyorken Genne, “Ne yapıyorsun? Zana hâlâ orada,” dedi. Bucks, “Biliyorum. Onun için geri geleceğiz. Bir planım var, beni takip et.” Odadan çıktılar. Polly ayıcığıyla oynamaya koyuldu: “Cici ayıcık. İhihi.”

Bucks elinde bir defter ve kalemle karalamalar yaparken Genne onun ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. İçinde huzursuzdu, arkadaşları bir ayıya dönüşmüştü sonuçta. Hiç hoş değildi. Ancak ne kadar sinir bozucu da olsa Bucks’ın sözüne güveniyordu. Bir süredir beraber çalışıyorlardı ve Bucks’ın yaratıcı çözümlerine birçok kez şahit olmuştu. Bucks açıklayarak, “Şimdi yapacağımız şey…” dedi; kafasını kaldırdı. O anlatmaya devam ederken yine aynı üste, geldikleri kontrol odasında bulunan ve görmeden yanlarından geçip gittikleri kişi, içinde bulundukları 34 numaralı konteynere girmişti. Kadın seslendi: “Boşuna nefes tüketmeyin. O kız sizi aşar.” Konuşan kişi orta boylu, siyah uzun düz saçlı, koyu kahverengi gözlere sahip genç bir kadındı. Gri parlak renkte alüminyum kaplama kıyafeti eskilerin çılgın diskoların andırıyordu. Kendinden emin, “Bu işi bana bırakın.” Yüzlerine bakmadan konuşmuş ve yürümeye devam etmişti. Polly’nin olduğu yere doğru ilerledi. Kadın öne adım attı: “Korunması gereken kişi o değil,” diyerek ayıcığı gösterdi. Polly’nin yanına geldi. Sağ kolunu, ardından sol kolunu havaya kaldırdı. Polly, kadın ne yapıyorsa aynısını yapıyordu. Çok eğlenceli bir oyunun içinde bulmuştu kendini. Eller dönüyor, kafalar sallanıyor, müthiş koreografiler oluşuyordu. Polly gülmekten bayılacak hâle gelmişti: “Ahaha! Çok komik. Land! Land!” Kadınla birlikte dansları sürerken Bucks ve Genne nasıl bir şakanın içinde olduklarını anlamaya çalışıyorlardı ancak bir yandan kadının hareketlerinden etkilenmişlerdi. Kadın bir ördek gibi kanatlarını çarpıyor, yükseklere ulaşıyor, yavaşça yere doğru süzülüyor sonra pat! Robot oluyordu. Polly kıkırdayarak yere bir hacıyatmaz gibi düşüp geri kalkıyor ancak her seferinde enerjisi giderek tükeniyordu ve sonunda bitmişti. Kadın: “Onun gözünden bakabilseydiniz anlardınız.” Genne, “Üzgünüm ancak arkadaşım bir oyuncak ayıyken empati kuramıyorum.” Kadın, “Anlıyorum. O halde söyleyecek pek bir şeyim yok.” Bucks, “Dur Land. Adın bu değil mi?” dedi; duraksadı. “Biraz daha dinlemek istiyorum.” Land gülümsedi. Dans ederken ne kadar ışık saçıyorsa etmezken de bir o kadar şıktı. Land, “O halde çok uzatmayacağım. Seni tanıyorum, yani adını biliyorum. Yaptıklarını. Yeteneklisin evet ama ne için? Kaç yıldır buradasın? Hangi amaçla bilim insanı olmak istedin?” Bucks, “Ne demek istiyorsun?” Land, “Bilmiyorum. Bütün bu kolonileşme süreci… Her şey çok mükemmel. Tabii sorunlar çıkıyor ancak bilim ve teknolojide geldiğimiz noktada tereyağından kıl çeker gibi kolay her şey. Her şey. Aslında biliyorum. Siz de biliyorsunuz.” Polly’yi gösteriyordu, namıdiğer istekil. “Size yardımcı olduğunu biliyorum. Her şeyi izledim. Ondan nasıl korktuğunuzu. Oysa o sadece bir çocuk.” Genne, “Land, öncelikle çok güzelsin. Gözlerimi senden alabildiğim anlarda düşünmek için biraz vaktim oldu. Polly, evet. Bu küçük tatlı şey. O sadece bir canavar. Yakıp yıkan ve sonucunu düşünmeyen. Her istediğini yaptığında insana geriye ne kalır ki?” Land, “İşte tam olarak demek istediğim buydu. Herkesin aradığı şey kalır geriye çünkü biriken ve zehirleyen yoktur arta kalan. Bir sıkıntı, bir istek. Herkes amaçlarına uygun bir şekilde kendince, kendiliğince olabilseydi istediğince.” Genne, “Dediğin şey mümkün değil.” Land tekrar gülümsedi: “Haklısın, az önceye kadar bu doğruydu. İsteyince olduğunu bildiğin ve yapabildiğin bir dünya… Neyse ki artık yapabilirim. Polly!” Polly uyanmış, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle konuşanları izliyordu. “Laaand!” Adını seslenmişti. “Atçılık oynayalım.” Land, “Olur canım.” Bucks’a döndü. “Her şey için teşekkürler. Polly sizin de farkında olduğunuz gibi bir istekil ancak her zaman değil. Belli koşullar gerçekleştiğinde bu durum mümkün oluyor ve siz yüce gönüllü dostlarım buna aracı oldunuz. Bize dikkat verdiniz ve bizim hakkımızda düşündünüz. Bizi var ettiniz. Nasıl düşündüğünüzün bir önemi yok. Düşünmeniz yeterliydi. Ve düşünmekle kaldınız, eyleme geçmediniz. Çabalarınızdan dolayı çok memnunum ve size bir hediye vermek istiyorum.” Land ayaklandı, Polly sırtındaydı.

Kocaman kahkahalar eşliğinde sırasıyla Zana’yı, Genne’i ve Bucks’ı birer deney tüpüne dönüştürdü: “Avcılıktan tarlalara, fabrikalardan uzaya kadar geldiniz ancak bir şeyi unuttunuz.” Polly tüplerden birinin içine hava üflüyor, camın üzeri buğu oluyordu: “Ruhun hafifliğini ve kırılganlığını.” Polly neşeyle bağırdı: “Land bak, gülen yüz oldu! İhihi!”

Bir yorum yazın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Enes YAYLA avatarı
Sıradaki ne olsun? Rastgele bir yazı getir.
🖼️ GÜNLÜK SANAT BULMACASI
Hamle: 0 00:00
Sanat eseri hazırlanıyor...
🎨
Tablo Tamamlandı!
Parçaya basılı tut, boş kareye sürükle ve bırak.
MOD
MOD