, ,

Otobiyografiden Dedikoduya: Yazarın Ölümü-Yazarın Doğumu

“Ben’in doğması için, ‘ben’ ile ‘ben-olmayan’ arasında bir ayrımın yapılması gerekir. Benliğin oluşumunda ilk ve en temel adım, bölünmedir”

(Gutman, 2003, s. 97)

 

Kurmaca, hayatın her anında, ufacık bir yaşantının aktarımında bile kendini gösterir. Bunun temel nedeni, insanın anlatısını daha anlaşılır, daha etkili ve çoğu zaman da daha ‘istediği biçimde’ sunma arzusudur. Kişi, karşısındaki muhatap tarafından yalnızca anlaşılmak değil, ‘istediği şekilde’ anlaşılmak ister. Bu nedenle kendini aktarırken kaçınılmaz biçimde bir kurguya başvurur. Kimi zaman kelimeleri düzenleyerek kimi zaman olayların odağını değiştirerek kimi zaman da sessiz bıraktığı boşluklarla kendi benliğinin beyaz tahtasına bir şeyler işler. Bu kurgunun sonunda, hedeflediği algıya ulaştıkça, muhatabının zihninde kendisini daha güvenli, daha tutarlı ve çoğu zaman ‘meşru’ bir konuma yerleştirmiş olur. Dış etkenlerden arınmış gibi görünen bu ideal benlik, aslında baştan sona bir anlatı teknolojisinin bir ürünüdür.

Bu eğilim yalnızca yetişkinlikte değil, çocukluğun ilk yıllarından itibaren gözlenebilir. Henüz bilişsel gelişim sürecinde bile insan, odaktan uzaklaşma ya da odağı tekelde toplama arzusu üzerinden kendini sürekli düzenler. Davranışlarını, sözlerini ve tepkilerini kurar. Bu açıdan bakıldığında kişi, doğduğu andan itibaren kendine dair bir anlatı oluşturmanın içinde yaşar. Benliğin inşası, yalnızca içsel değil, insanın gördüğü yerlerden okuduğu kitaplara, dinlediği müziklerden dahil olduğu kültürel çevrelere kadar geniş bir etkileşim ağında kurulan mekiğin ürünüdür. Doğduğu aile, yaşadığı ortam, maruz kaldığı değerler sisteminin her biri, benlik algısının temel yapıtaşlarını belirler. Bu unsurlardan herhangi birinin değişmesi ise, kişinin benliğini de bilinçli ya da bilinçsiz biçimde dönüştürür.

Bu dönüşüm süreci ister bireysel ister toplumsal olsun, iktidar kavramıyla doğrudan ilişkilidir çünkü yaşamın iktidarı aile, kültür, normlar, değerler ve toplum benliğin konumlandırılacağı çerçeveyi belirler. İnsan da kendini, bu iktidarların yönlendirdiği düzlemde kurar. Kimi zaman itaat ederek, kimi zaman direnerek, kimi zaman da kendi anlatısını bu etkilere göre yeniden kodlayarak bu eylemi gerçekleştirir. Böylece otobiyografi denilen anlatı formu ortaya çıkar. Nazan Aksoy’un (2009) belirttiği üzere “oto-biyo-grafi” yalnızca kişinin hayatını yazması değil, aynı zamanda “(….) itiraf etme, kamuya açma, ifşa etme, günah çıkarma, aklanma ve ölümsüzleşme (…)” girişimidir. Bu anlamda her otobiyografik metin, kişinin kendini meşrulaştırma ve kendi hikâyesi üzerinde otorite kurma çabasını barındırır.

Sözgelimi benliğin kurgulanması, yalnızca kişinin kendini anlatmasıyla sınırlı değildir. Gündelik yaşamda en sık karşılaşılan anlatı biçimlerinden biri olan dedikodu da benliği yeniden üretir ve dönüştürür. Kişi kendini nasıl anlattığından bağımsız olarak, başkaları da onu kendi anlatılarında yeniden kurar. Bu noktada, benliği inşa eden sadece kişi midir, yoksa toplumun anlattıkları da benliğin bir parçası mıdır sorusu önem kazanır. Dedikodu ile otobiyografi arasındaki bu görünmez bağ, aslında benliğin bireysel bir kurgu olmaktan çok, sürekli dolaşımda olan bir anlatı olduğunu düşündürür.

Bu çalışma, konuların bir tür kesişim noktası olacaktır: Otobiyografi ile dedikodu arasında benlik ve onun inşası nasıl kurulur, çoğalır ve yeniden üretilir? Açılan tartışma yalnızca bireyin kendini yazmasıyla sınırlı değildir. Roland Barthes’ın Yazarın Ölümü (1968) metninde ileri sürdüğü iddialarla birlikte daha geniş bir zemine yayılacaktır. Barthes’ın yazar otoritesini çözen yaklaşımı, benliğin anlatı içindeki yerini yeniden düşünmeyi gerektirir. Dedikodu kavramı içinse hareket noktası Robert Fulford olacaktır. Fulford’un Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikâyecilik (2015) kitabındaki “Dedikodu, Edebiyat ve Benlik Kurguları” bölümü hem anlatının doğasını hem de benliğin toplumsal dolaşımını anlamak için temel kaynak olarak kullanılacaktır. Çalışma, ‘oto-biyografiden dedikoduya uzanan yolda benliğin nasıl kurulduğu, kim tarafından yeniden yazıldığı ve yazarın nerede doğup nerede öldüğü’ sorularına odaklanarak yazarın ölümünün, yazının doğumuna neden olduğunu ele alacaktır.

Dedikodu, aslında ben ve ben olmayan arasındaki belirleyici güç sayılabilir. Nitekim her insan aslında dedikodu yaparken bir anlatı oluşturur ve ona göre kendini çizer. Bu durumda kendinden olmayanı da belirlemiş olur. Aslında otobiyografiler de kendinden olan ve olmayanı belirleme noktasında tarihe düşülen not görevi görebilirler. Bununla beraber kişinin kendisi yazar konumuna yükselir. Peki neyi yazıp yazmayacağına, o mu karar verir? İşte tam da bu esnada yazarın ölümü gerçekleşmelidir.

Barthes, yazarın ölümünün gerçek okuyucuyu doğuracağını savunur (1968, s. 68).  Sağlam örülen metinlerde yazar artık esere yansımasını engeller. Fakat yazarın sesinin yansıması her daim varlığını gösterir. Bu duruma Barthes şöyle bir açıklık getirir:

“Baudelaire’in yapıtı, Baudelaire’in kişi olarak yıkımından oluşur; Van Gogh’un yapıtı ise deliliğinden kaynaklanır, Çaykovski’nin yapıtının temelinde ahlaksız eğilimleri bulunur. Yapıtın açıklanması için hep onu üretmiş kişinin çevresinde dolaşılır; sanki kurmacayı belli bir ölçüde saydam gören alegoriden en sonunda tek bir ses duyulur; bu ses de ‘sırlarını anlatan’ yazarın sesidir” (1968, s. 62).

Göze çarpan ilk nokta sırlarının anlatan ifadesidir. Bu ifade dedikodunun edebiyata olan etkisini bir kez daha doğrular niteliktedir. Henüz bir eser ortaya koyulmadan dahi edebiyat denilen şeyin anlatı oluşturma, tahkiye etme anlamları öncelenirse, dedikodu bu anlatıyı oluşturan ilk unsur olarak gösterilebilir. “Dedikodu yazın sanatını her daim besledi” (Fulford, 2015, s. 15). Bunun sebebi oluşan eserlerdeki anlatının da bir nevi ‘anlatma ihtiyacından’ doğmuş olmasıdır.

İnsan anlatırken, bazen gereksiz bilgi vermekten kaçındığı noktada aslında gerçek yani öz hikâyeyi yansıtmış olur. Bunu şekillendirirken de bazen iktidar bazen de şahsî girişimlerinden etkilendiği söylenebilir. Sonucunda denilebilir ki yazar yani kişi, artık ‘ben’ olmuş, yazının içinde erimiş, ölümü gerçekleşmiştir. “Öykülerinse, haline gelebilmeleri öykü için basitleştirilmeleri, gereksiz detay ve duygulardan arındırılmaları gerekir. Başkalarının hayatları söz konusu olduğunda bunu yapmak bize daha kolay gelebilir, fakat bazen bunu kendi geçmişimiz için de uygulayabiliriz” (Fulford, 2015, s. 17). Kendi geçmişi için insan, bu hususu uyguladığında aslında dedikodunun bir parçasını yerine getirir. Tam da o esnada dedikodusuna konu olan şey kendi benlik inşasıdır. Peki bu şartlar altında yazarın ölümü ne kadar gerçekleşebilir?

Belki de hiçbir zaman yazarın ölümü saf yazıyı/anlatıyı meydana çıkarır iddiası doğru değildir. Elbette kaçınılmaz olan sanata hizmet hususunda şahıslar ve çıkarlar, yaşantılar, kaygılar esere yansıtılmamalı fakat bunlardan arınmış bir inşa, benlikte mümkün değilken sanatta nasıl mümkün olabilir. Sanat, sanatkârın atölyesinden çıkar. Yine onun kalemi ruh verici olur ve son hâlini almasına yardımcı olur ve o kalem sanatkârın tasarrufundadır. Yani başka bir deyişle sanatkâr da onun üzerinde bir tür ‘iktidardır.’  Aslında yaptığı şey kendi sanat iktidarını esere ne denli aksettirecek ona karar vermektir.

Fulford, hikayelerin bir şeyler unuttururken bir şeyleri de hatırlatacağını, yeniden düşündüreceğini söyler ve ekler:

“Hansel ve Gratel çocukken ne kadar savunmasız hissettiğimizi hatırlatır. Yeşilin Kızı Anne hayal gücünü değersizleştirmeye çalışan bir dünyada onun aslında ne kadar önemli olduğunu hatırlatır (…) Orwell’ın 1984’üyse yirminci yüzyılın en karanlık anlarını, yani bireysel bir ruha sahip olmanın suç sayıldığını hatırlatır ve bireyciliği hayat tarzımız için neden bu kadar önemli saydığımızı anımsamamızı sağlar” (2015, s. 20).

Buna ek olarak hikayelerin başka açıdan bir şeyleri kurma fırsatı verdiği de iddia edilebilir. Yanı sıra Fulford’un bu cümlelerinden hareketle, denilebilir ki yazarın ölümü eserde ne denli güçlü olursa, eser doğru orantıda sağlamlığını arttırır. Otobiyografinin doğurduğu kaçınılmaz dürtünün dedikodu boyutunda inşa edilerek gelişmesi, yansımasını kaçınılmaz kılar. Akabinde bu güçlü inşanın süresince anlatma ihtiyacından ötürü bir eser vücut bulmaya başlar ve onda yazar ne kadar ‘ölebilirse’ okuyucuyu o kadar ‘doğurabilir’ olduğu iddia edilebilir.

Sonuç olarak, otobiyografilerin birer kurgu serüveni yaşadığı ve o serüvendeki başrolün ne bireyin ruhu ne de duyguları olmadığı, sadece aklı ve mantığı olduğudur. Çıkarına uyan dedikoduyu yapar, kimlik inşasını istediği konuma yerleştirir ve nihayetinde görülmek istediği gibi görülür. Anlatılarına da bu durum yansır. Yansıması kaçınılmazdır fakat ne denli olduğu, ardında neleri getirdiği önemlidir. Getirisi yazarın ölümünü gerçekleştirebildiği bir sanat eseri olursa şayet ona sahip olma arzusu aklını da kaplar. Eğer tam tersi bir durum gerçekleşirse işte o zaman gerçekten yazarın ‘ölümü’ gerçekleşir.

Çalışmada ulaşılan son nokta şudur: Otobiyografi yazarın doğumunu ilan ederken, dedikodu bu benliği çoğaltır ve sonunda Barthes’ın teorisinde yazar ölür, böylece benlik, yazının içinde yeniden doğar. Bu ilk çıkarımın sonucudur. Devamında ise şu iddia edilebilir: Yazar ölmez, yalnızca biçim değiştirir. Otobiyografide doğar, dedikoduda çoğalırken inşa eder, yazıda ölür ve okurda yeniden doğar. Güçlü bir eser de işte o zaman meydana gelir. Otobiyografiden dedikoduya bir köprü oluşur ve ‘yazarın ölümü, yazarın doğumuna’ sebep olur.

Kaynakça

Aksoy, N. (2009). Kurgulanmış Benlikler. İstanbul: İletişim Yayınları.

Barthess, R. (1968). Yazarın Ölümü. (A. E., Çev.) Manteia.

Fulford, R. (2015). Dedikodu, Edebiyat ve Benlik Kurguları. Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikâyecilik (E. Kardelen, Çev., 2. b., s. 15-37). İstanbul: Kolektif Kitap Bilişim ve Tasarım Ltd. Şti.

Gutman, H. (2003). Bir Benlik Teknolojisi: Rousseau’nun İtirafları. M. Foucault, & H. Gutman, Kendini Bilmek (G. Ç. Güven, Çev., s. 86-112). İstanbul: Om Yayınları.

 

“Otobiyografiden Dedikoduya: Yazarın Ölümü-Yazarın Doğumu” için bir yanıt

  1. Zahide avatarı
    Zahide

    Tebrik ederim İlhami Hocam, böyle kaliteli yazıları okurken kendimi de önemli hissediyorum.Yazılarınızın devamını beklerim.

Bir yorum yazın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

İlhami KOÇ avatarı
Sıradaki ne olsun? Rastgele bir yazı getir.
🖼️ GÜNLÜK SANAT BULMACASI
Hamle: 0 00:00
Sanat eseri hazırlanıyor...
🎨
Tablo Tamamlandı!
Parçaya basılı tut, boş kareye sürükle ve bırak.
MOD
MOD