23 Kasım

İnsana ölmekten daha çok ne acı verir, bilir misin Doktor? Sevdiklerinin ölümünü görmek. Fakat bu illaki ruhun bedenden ayrılması olarak yorumlanmamalı. Sevdiklerinin içindeki o hep tanıdığı, sevdiği, muhabbet beslediği kişinin ölmesi de insana acı verir. Bazen kişi kendisinin öldüğünü ya da öldürüldüğünü görür. Katil her zaman başkası değildir. İnsan kendi kendini de öldürür, zorunda kaldığı için. Çünkü kendini öldürmezse başkasının bunu acımasızca yapacağını bilir. Karşısındaki onu öldürmeye can atarken insan ahmak mıdır da ondan uzaklaşmaz? Soru eki bazı durumlarda fazlalık olabiliyor Doktor. Fakat karşısındakinin öldürme şekline göre de farklılıklar vardır. Bazen fazla sevgi öldürür insanı. Annenin nazarı en çok yavrusuna değermiş ya, işte o misal. Karşındakine hak ettiğinden fazla sevgi verdiğinde bir nevi öldürmeye başlarsın onu. Çünkü insanoğlu bahsedilen kedilerden daha nankördür. Belli bir süre sonra yapılan iyilikler zorundaymışsınız gibi lanse edilmeye başlar. Daha çok, daha sert bir şekilde bu manipülasyon devam eder. Ta ki karşısındaki tamamen ölünceye kadar. Bazen kişi fark etmese de karşısındaki zaten onu öldürmeye çalışıyordur. Kötü davranır, hor görür, zorbalık yapar, suistimal eder ama gel gör ki bizim akıllı mahlukumuz ona kendisinin değerli olduğunu hissettirme gayretindedir. Kendisinin öldürülmeye çalıştığını fark ettiği vakit de yarım kalmış işi başkasına bırakmadan tamamlar zaten. Öldükten sonra ne olur Doktor? Yani, öldürüldükten sonra. Bir önceki yaşamına geri dönebilir mi insan? Eski benliğiyle yolda yürürken karşılaşır mı? Ya da katile hangi gözle bakar yeni hayatında? Acaba geçmişe dönse aynı hataları yapar mı? Ne dersin Doktor? Eski benlikleri onları affeder mi? Bence affetmesinler de. Zaten affedilmeyecek şeyler yaptıklarından öldü onca ruh. Şimdi bir de pişkin pişkin affedilmeyi beklemeyecekler herhalde.

Katiller öldürdükleri ruhların farkındalar mıdır acaba? Kim diyebilir ki ben şu kadar kişiyi öldürdüm? Veyahut hangi babayiğit çıkıp diyebilir ki ben daha kendimi bile öldüremedim? Peki Doktor, hangisi daha merhametlidir: Kendini her gün bile olsa öldürebilme gayretinde bulunup ertesi güne mutlu uyanan mı? Yoksa kendini öldürmeye kıyamayıp her gün aynı tas aynı hamam yaşayan mı? Bence her gün kendini öldürebilen daha merhametlidir. Çünkü bu tekdüzelikten çıkma çabası içerisindedir. Kendini öldüremeyen kişiler başka neferlerin ölümlerine yol açarlar zaten. Başka birini öldürmüş ve bunun farkında olan kişi acaba pişman oluyor mudur? Bu da bireyin düşünce yapısına göre değişir. Olmalıdır aslında. Sonuçta maktulün çevresinde onun eski halini seven kişiler de vardır. Ölmek sadece bir insana karşı ölmek değildir ki. Reenkarnasyon gibi bir şey fakat sadece beden değişmiyor. Düşünceler, duygu durumları, dünya görüşü, iyilik-kötülük algısı ve daha birçok şey değişir ölünce. Ahh Doktor… Şu dünyada yetmiş senede bir defa ölmeyen de var, saat başı ölen de.

Bugün ben de mecburiyetten bir kişiyi öldürdüm. Çünkü ölmeseydi ertesi günden itibaren kendini öldürmenin yollarını arayacaktı. Bazen kişinin kendini öldürmesi için ağır zarar vermesi lazımdır Doktor. Bu zarar maddi de olabilir manevi de. Onun kendine bu zararları uğratmasındansa benim öldürmem daha hafif kayıpla atlatılır diyelim. Pişmanlığım çok fazla da olsa umarım kendisi için yaptığımı biliyordur. Gerçi ben onun için yaptığımı biliyorum ya o bana yeter. Belki bir gün kendimi de öldürme cesaretinde bulunabilirim. Bir zamanlar yapabilmiştim he! Biz de az değiliz be Doktor. Sadece vaktini ayarlamakta biraz beceriksizim. Eh, o kadarcık da olsun. Hem hangi planımız dört dörtlük vaktine uyuyor? Birazcık sapmadan hiçbir şey olmaz. Neyse be! Yeterince kafanı şişirdim bugün. Yeniden buluşmak dileğiyle Doktor.

Avare

 

14 Aralık

Doktor, sen hiç içinde bulunduğun yere ait değilmişsin gibi hissettin mi? Aidiyet duygusu nedir ki? Herkeste aynı mıdır? İnsan tam olarak ne zaman bir yere, şeye ya da kimseye ait olduğunu anlar? Acaba ben şu an bir yere ait miyim? Sorguladığıma göre ait değilim. İnsan ömrü boyunca zaten bu aitlik hissi üzerine yaşamaz mı? Bir arkadaş grubu bulursun. Onlarla yan yanayken kafanın uyuştuğunu ve hayattan keyif aldığını hissedersin. Onlara ait olduğunu düşünürsün. Ortada hiçbir sorun yokken bir gün kafandaki o mızmız, hiçbir şey beğenmeyen ses, sana aidiyetini sorgulatır. Sonrasında fark edersin ki aslında bazı şeyleri görmek istemediğinden dolayı buraya aitmişsin. İstemediğinden kısmının altını çiziyorum. Kişi mutlu olduğunda bazı istenmeyen durumlara göz yumabilir. Bu duygu durumu kızgın ya da üzgün olduğunda tam tersine döner. İstemediği hiçbir şeyin yapılmasına müsaade etmez. Zaten aidiyet hissini sorguladığında kişi stabil moda geçmiş, duygu durumundan sıyrılmış ve mantığıyla hareket etmeye karar vermiştir. Bir nevi o kafandaki mızmız şey insanın mantığıdır. Çünkü mantık ne kadar insanın kararlarında etkili olursa insan o kadar duygusuzlaşır. Kişi bakar ki aralarında ‘normal’ denilemeyecek şeyler çok fazla yaşanmasına rağmen herkes durumdan memnun. Sonrasında kendi kendine ‘‘Benden bu kadar.’’ der ve o arkadaş grubuyla bağını koparır.

Peki sonra? Yine bir ait olma isteği başlar kişide. Bu sefer de birisine vurulursun. Gece aklına girer, sabah gitmez, öğle vakti tartışma çıkar, akşamına tatlıya bağlanır. Daha onun senden haberi yokken sen bütün olayları yaşarsın zaten onunla. Şimdi buraya yirmi satır aşk sözü dizmeye gerek yok. Zaten bu durumdan mustarip olan çok fazla yazar var, bana düşmez. Sonra bir gün cesaretini toplarsın, gider sevdiğini söylersin. Bir de nazlı nazlı alttan gülümser. Dersin oldu bu iş. Güzel günler geçirmeye başlarsınız. Yine bir aidiyet duygusu oluşur. Fakat bir gün fark edersin ki senin aklında tartışırken bile güzel gördüğün kişi, Kızılderililer misali savaş naraları atmaya başlamış. Sürekli bir haklı çıkma isteği oluşmuş insanlarda. Kimse ‘Alttan alayım de gücenmesin.’ diye bakmıyor meselelere. Hadi tanımadığın bir yabancı olsa karşındaki kendi kendine dersin ki: ‘Hakkımı yedirtmem!’ İyi de sen karşındakine bir muhabbet beslemişsin. Diğerleri gibi bakmıyorsun ki ona. Ne bu bencillik! Sonrasında kişi yine anlar ki ait olduğu yer burası da değil. Bazıları ne yazık ki anlayamıyor bunu. ‘Onsuz yaşamam!’ diye ortalıkta dolanıyorlar. Adama sormazlar mı ‘Peki o sensiz nasıl yaşayabiliyor?’ diye. İlişki içerisinde bir denge durumu vardır Doktor. Bir tarafın sevgisi fazla, diğer tarafın da az ise ilişkiler sona erdiğinde o az seven tarafa hiçbir şey olmazken çok seven taraf yerle bir olur. Bu dengeyi yarı yarıya yapmak diye bir şey hiçbir zaman olmaz. Yani bir ilişkide iki taraf da aynı oranda sevmez. Herhangi bir ilişkide bunun var olduğunu söyleyenler kesinlikle yalan söylüyordur. Bir tarafın sevgisinin aşırı fazla baskın olduğu ilişkilerse… Ahh Doktor. Âşık olunmayı hak etmemiş kim bilir kaç beden vardır? Kaç yazar, kaç şair bir selamı bile hak etmeyen kişilere yüzlerce sayfa yazı yazmıştır? Kaç nefer bir dakikayı hak etmeyen canlılara ömrünü adamıştır? Gel gör ki bunları biz seçemiyoruz. İnsan seçse, birini sevmeyi mi seçer canım? Ben daha kendimi sevemiyorum. Seçsem kendimden başlardım.

Yani insanoğlu hayatta hep bir şeylere ait olmayı umarak hareket eder. Sevilmediği veyahut sevmediği yerde insanın durası gelir mi? Sevdiği yerden de kalkası gelmez. Aidiyet sevgiyle başlar Doktor. Empati ve anlaşılma ile ayakta durur. Karşındaki seninle anlaşamıyorsa ilk zamanlar idare etseniz bile kısa süreli bir aidiyettir o. Bu iki kısmı gayet düzenli çalışan ilişkiler de son bulur. Bunun kaynağı da şüphedir. Kişi, karşısındaki onun iyiliği için de çalışsa altında bir anlam aramaya çalışır. Belli bir süre sonra bu göze batar ve tartışma ortamı oluşur. Aidiyet şüphe başladığı andan itibaren ortamdan ayrılmıştır. Tabi bedensel olarak şahsın ayrılması uzun sürebilir. Umarım bir gün biz de bir yere ait oluruz be Doktor. Yani ciddi bir aidiyetlik, ömürlük olanından. Ne kadar esip gürlese de insan kendi kendine yetemiyor bir zaman sonra. Hem ne demişler: ‘‘Umut garibin ekmeği’’.

Avare

 

31 Aralık

Senenin en sevmediğim günü geldi çattı Doktor. Dışarıda ne olup bittiği gram umurumda değil. Bu yüzden bugün burada seninleyim. Bugünü neden sevmiyorum biliyor musun Doktor? Çünkü insanoğlu olarak kendi başımıza fazlaca yaptığımız ama anlamı olmayan şeylere bir yenisini daha ekliyor ve bunu göz önünde yapıyoruz. Hani ‘Yeni yıla nasıl girersen öyle devam eder.’ diye bir klişe vardır. Bu ve bunun gibi laflara inananlar, gezegen hareketlerinin insanları etkilediğine de inanır. Gerçi o da vardı değil mi? Bazen insanların ne kadar salak olabileceğini gözümden kaçırabiliyorum. Neyse, günün anlam ve önemine geldiğimizde insanlar, Dünya adlı gezegenin Güneş adlı yıldızın çevresinde bir tam tur atmasıyla hayatın daha yaşanılabilir olduğunu, Afrika’daki açlığın sona erdiğini, buzulların erimesinin durduğunu ve dünya barışının sağlandığını düşünüyorlar sanırım. Yoksa bu kadar kutlama boşu boşuna olamaz. Yani insan ırkı bir şey başarmış olmalıyız ki bu kadar büyük çapta bir kutlama yapılabilmeli. Aman Doktor! Bunu sakın normal bir günde arkadaşlarınla bir iki kadeh tokuşturup kafa dağıtmakla bir tutma. Senede 365 gün içen birisi olsa bile en dibi bugün yaşamalı. Çünkü Dünya Güneşi bir tam tur dolandı daha ne olacak. Burada marjinal biri olma gibi bir gayem yok. Fakat bazen cidden toplumu anlamak çok zor olabiliyor.

Senin de fark ettiğin üzere ben biraz pesimist bakış açısıyla konuşan biriyim Doktor. Biraz demek belki de hafif kalır. Ancak bu bakış açısı, insanların seni sözleriyle ve davranışlarla üzebileceği kısmı ortadan kaldırır. Çünkü herhangi bir beklentiye girmezsin. Birinden veya birilerinden beklediğin bir şey olmaz. Daha optimist olan kişilerin duygusal olarak daha fazla yara alma ihtimali vardır. Bakış açıların hiçbir öneminin kalmadığı tek bir nokta vardır: Aşk. Eğer zaten buna tutulmuşsan artık hayatını sen değil tutulduğun kişi yönetmeye başlar. Saatler ona göre ayarlanır, yemekler ona göre yenir, uyku ona göre uyunur. He şöyle bir durum var. Kişinin beyni hala mantığını çalıştıracak kadar reaksiyon gösteriyorsa burada bakış açısı devreye girebilir. Pesimist bu durumda âşık olduğu kişinin de bir gün gideceğini fark eder ve mantık o andan itibaren ilişkide bulunmaya başlar. Optimist ise zaten mantığını dinlese optimist mi olur Allah aşkına! Mesele burada mantığını çalıştırabilmek. Bazen pesimist kimseler de bu ‘aşk’ adlı tatlı lanete kapılır ve bir bakarsın ki karşısındaki onu bıraktığında, geride hiçbir tatlı sözün işleyemeyeceği bir kalp kalmıştır. Doktor sana yemin ederim ki hayattaki tek korkum bu. Bu duruma düşmek. Eğer bir gün böyle bir şey yaşanırsa lütfen bana biraz zaman tanı. Atlatabileceğimi biliyorum. Yani, umarım.

Avare

 

20 Ocak

Mutluluk. Şöyle bir düşünüldüğünde herkesin kafasında farklı ama aynı sebeplerden oluşan duygu. Bunun da sebebi keyif almak. Yani Doktor, keyif almadığın bir ortamda olsan mutlu olur musun? Elbette olmazsın. Bu nerede olursan ol değişmez. Mesele, bu keyif almadığın zamanlarda, keyif almadığın mekanlarda nereyi düşündüğündür. Ailenin yanındayken de keyif almadığı olur insanın. Herkesin ailesi dört dörtlük değildir. Seçemediğimiz bir diğer şey de bu. Zaten aile sadece kan bağıyla olan bir şey değildir. Büyük bir grup vardır ki ailesinin yerine arkadaşlarını tercih edeceklerine eminim. Çünkü kişinin aileden bir beklentisi vardır. Korumak, kollamak, ilgi, şefkat, gurur vb. şeyler bu insan tarafından ailesinden beklenir. Bunlar kişiye verildiği sürece o mutludur. Kan bağından olan aile biraz da zorunluluktur. Gel gör ki aileden olmayı hak etmeyen çocuklar olduğu gibi anne-baba olmayı hak etmeyen de büyük bir kesim vardır. ‘Bakamayacaksan niye doğurdun kardeşim?’ sözü o kadar doğrudur ki Doktor. Çünkü çocuğun bu dünyaya gelmeyi seçmiyor. Bir çocuğun konuşmaya başladıktan sonra ‘Sonunda geldim be şu hayata, işte bu!’ dediğini duyan var mı? Sen madem bu sorumluluğu alıp o çocuğun dünyaya gelmesine sebep oldun. O zaman ona ‘aile’ gibi yaklaşmak da senin görevindir. Sen ebeveynlerinden tam tersini görmüş olabilirsin ama çocuk, psikolojik deney yapabileceğin bir kobay satın almak değildir. O çocuk ileride büyüyüp başkalarına aile diyorsa bu hem senin başarısızlığın hem onların başarısıdır. Bu saatten sonra da o kişi için kimlikte annesi-babası gözüksen ne! Senin o kişinin nezdinde sokaktaki bir yabancıdan farkın kalmamış.

Bazen kişinin ailesi mükemmel olsa da bakış açısından ötürü bu mutluğu yine sağlayamaz. Mutlu olmak için bütün olanaklar sağlanmıştır ama bakış açısından ötürü kişi yine orada tam olarak mutlu olamaz. Ailesi kişiyi destekliyordur ama ailesinin istediği yönde. Ailesi kişiyi seviyordur ama onların doğrularını yaptığı sürece. Ailesi kişiye bütün maddi desteği sağlıyordur ama kişi okul okuduğu sürece. Böylelikle ileride ‘Benim oğlan da doktor oldu.’ diyebilirler. Yani kişi sevgiyi, şefkati, ilgiyi, gururu hisseder ama bir kısıtlama altında olduğu sürece. Bazıları buna bel bağlayarak bu kısıtlanma alanından hiç ayrılma isteğinde bulunmaz. Çünkü mutluluk için her şey vardır. Fakat insanoğlunu diğer canlılardan ayıran özellik burada devreye girer ve kahramanımız bir şeylerin ters gittiğini sezer. Bu aslında kış güneşi misali bir mutluluktur. Yalancıdır. Kişi zevk aldığını düşünür ama içinde hep kapamadığı bir boşluk vardır. Bu boşluk, o kısıtlanma alanından çıkmadan da sittin sene kaybolmaz.

Dediğim gibi Doktor, mutluluk herkese farklı miktarda ve farklı düzeyde verilir. Kimi mutluluğu sahilde arkadaşlarla iki bira içmek olarak yorumlar. Kimi sevgilisiyle güzel bir akşam yemeği geçirme olarak. Kimi yanında ne kadar insan varsa o kadar mutludur. Kiminin etrafındaki kalabalık azalınca içindeki kalabalık başlar. Kimi senelik planını, programını düzgün uygulayınca mutlu olur. Kimi bugünü yarına eriştirebilince. Hepsinde ortak tek yar vardır: Keyif. Sahilde dostlarıyla olan eleman huzuru bulduğunu sandığından keyif alır. Sevgilisiyle güzel bir akşam yemeği yiyen de huzuru bulduğunu zanneder. Sosyal kişi, farklı yüzler görmekten ve farklı düşünceler duymaktan keyif alır. Asosyal kişi, ne kadar az yüz görürse o kadar keyif alır. Planlı eleman, tertip ve düzeni uyguladığından keyif alır. Avare olan da bir gün daha dünyaya gözlerini açabildiğinden. Tekrar buluşmak dileğiyle Doktor.

Avare

 

5 Şubat

Optimizm, insanı en fazla zehirleyebilecek ve yorabilecek düşünce biçimidir. Hemen açıklıyorum Doktor. Şöyle ki kötü ve kötü olduğu gayet belli bir durumda olsan da bu düşünceyle yaşayan elemanlar illaki bir çıkar yol bulur. Cehennemin kapısında bile olsan bu tiplerden birisi çıkıp ‘Umudunu asla yitirme!’ der. BU NE SAÇMA BİR DÜŞÜNCE TARZI BE! Artık her şey bitmiş ve biri çıkıp sana bir şeylerin düzeleceğini söylüyor. Adamın suratına okkalı bir s*ktir çekerler. Kusura bakma Doktor, biraz sinirliyim.

Demek istediğim umut insanı yaralar. Umut hem insanı hayata tutunduran hem de insanı süründüren bir şeydir. Ben burada pesimizm holiganlığı yapmıyorum. Realist olmak lazım hayatta. Fakat çevrenden canlı cansız en az darbeyi yemek için pesimist olmak gerekiyor. Bana kalırsa -ki kalmaz- pesimizm, optimizmden daha mantıklıdır. Optimizmin kendine göre iyi yanları vardır tabii. Mesela baskı üzerine yaşayan bir toplum kesinlikle optimist bireylere muhtaçtır. Çünkü bir şekilde bir şeyler değişebilir. Fakat umudun hiç kalmadığı, hiçbir şekilde kurtuluşun olmadığı, bütün gezegenlerin birbirine girmesiyle bile mümkün olmayacak bir durumda bir ahmağın çıkıp ‘Daha her şey bitmedi. Umudunu yitirme!’ demesi insana umuttan çok öfke ve kızgınlık verir. Ben kendimi motive etmesini bilmiyor muyum sanki. Doktor, ne olursa olsun her şeyin fazlası zarardır. Pesimist bir insan karamsar düşünme kısmını ne kadar aşırıya kaçırırsa o kadar intihara yaklaşır. Realist bir adam ne kadar fazla gerçekçi düşünürse o kadar duygusuzlaşır. Çünkü gerçeklikte hem artı hem eksi vardır ve bu durum belli bir süre sonra rutine dönüşür. Artık kişi her şeyin olacağına kanaat getirmiştir ve hiçbir şey onu şaşırtmaz veya çok fazla heyecanlandıramaz. Optimist biri ise pozitif düşünmeye çok fazla kafa yorarsa bir noktada patlama hali meydana gelir ve her şey birbirine girebilir. Çünkü her şey iyiye gitmez. Her şey iyiye gitmediği vakit bu ‘pozitif’ insanoğlu, umudunu diri tutmada gün geçtikçe zorluk çeker. Bir gün artık umudu biter ve o dakikadan sonra cidden, tekrar söylüyorum cidden her şey olabilir. Kişi intihar edebilir, görünüşünü baştan aşağı değiştirebilir, düşüncelerini değiştirir, varoluşsal sancılar geçirebilir, kısacası delirebilir.

Her gün kendime sorarım Doktor: ‘Bugün seni optimist olarak yaratmayan Allah için ne yaptın?’ diye. Çok kötü bir şey bence. Bu tür insanlara annenin öldüğünü söylesen ‘Üzülme şu an eminim cennetedir.’ derler. Bu durum da artık belli bir süreden sonra dayanılmaz hale geliyor. Bir gün ‘umarım’ ki ben de bu kadar pozitif düşünce arasında yolumdan sapmam Doktor.

Avare

 

9 Mart

Gönül zengini insan bulmak bu devirde çok zor be Doktor. Herkes lüksün, şatafatın peşinde. Artık insanlar bir bardak çayla muhabbetin belini kırmayı sevmez oldu. Sohbet mi edilecek? O zaman lüks bir yerde adı sanı bilinmeyen içecekler içilip oturulması lazım. Bir eğlence mi olacak? Şehrin en gösterişli mekânında olması lazım. Bir parkta tanıdıklarla yapılan o çekirdek-kola ikilisinin verdiği tat, en lüks mekandaki en pahalı içeceği kendi başına içiyorsan nasıl versin? Beraber sabahtan akşama kadar bahçedeki sedirde oturup acıktığında soğan ekmek yapabileceğin insan sayısı bir elin parmağını geçmez. Herkes bir para harcama derdinde. E tabi, en fazla para harcayan, en cafcaflı hayatı süren, en iyi arabalara binen bu hayattan keyif alır. Kimse karşısındakinin durumu var mı, eve nasıl döner, ayıp olur mu diye düşünmüyor ki. Benim de çevremde bu gönlü güzel insanlardan maalesef sadece bir tane kaldı. Onunla da uzun zamandır dostuz. Hayatta kaybetmekten korktuğum iki insandan biridir kendileri. Diğeri zaten çok uzaklarda. Benim ailem iki kişiden oluşuyor işte. Umarım o da bir gün başka diyarlara çekip gitmez. Ben gitmeden tabii.

Avare

 

12 Mayıs

Selam Doktor. Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Ailemden bir kişiyi getirdim sana misafir olarak. Yazmaya gücüm yetmediği için benim söylediklerimi bugün, Dost yazacak. Maalesef ki bugün seninle son görüşmemiz olacak Doktor. Sana ilk yazdığım vakitlerde birazcık çaresizlikten yazmıştım. Çünkü Dost her zaman benim yanımda olamazdı. Hem sorgusuz sualsiz beni dinleyebilecek üç kişiden biri de sendin. Benim sana yazmaya başlamamdan beş gün önce bana kanser tanısı kondu Doktor. Yani sana gelmeden önce kanlı canlı bir doktor gördüm. Çoğu zaman çok fazla karın ağrısı ve kusma gibi şikayetlerle doktora giderdim fakat bir iki ilaçla beni geçirirlerdi. Tamam, kısa bir süreliğine iyi geliyordu ama tekrardan başlıyordu ağrılar. Bu durumların ishal, iştahsızlık gibi şeylerle birleşmesiyle artık farklı bir doktora gitmeye karar verdim. Başka bir doktor, Kasım’ın ortalarında bana MR çekti ve dördüncü evre, nur topu gibi bir pankreas kanserine yakalanmış olduğumu ve en fazla altı ay ömrümün kaldığını söyledi. Çünkü artık diğer organlar da nasibini almıştı.

Sana uğrama isteğim çok fazla olsa da bu son iki ayda ağrılarım ve sancılarım çok fazla arttığından uğrayamadım. Öyle ki Dost’u bugün özellikle ben çağırdım. Ahh Doktor, o herifin bana ‘Altı ay ömrünüz kaldı.’ demesinden sonra, bir an önce eve gidip bileklerimi kesmeyi düşünmüştüm. Yapamadım. Bazılarımız o kadar da cesur olamıyor. Kolay mı kendi yaşamına son vermek? 22 Kasım akşamı ara sokağın birinden eve dönerken eski bir kırtasiyede simsiyah bir defter gördüm. Ne bir çizgisi var içinde ne bir basım yeri. Cebimde kalan son parayla da onu aldım. Sonra yazdım. Sana yazdım Doktor. Bana kalsa ben her gün yazardım da her gün yazsam bir gün benden sıkılırsın diye yazmadım. Kafamdaki kargaşanın en fazla olduğu günler yazdım sadece. O bağıranları susturmak için. Bazen özledim seni, bazen uzak durmak istedim. Kimi günler kendi kendime ‘Acaba şizofreniye de mi yakalandım?’ diye sordum. Kimi günler ‘Doktordan zarar gelmez!’ diye düşündüm. Konumuza geri dönecek olursak bu hastalığın benden götürdükleri kadar getirdikleri de var. Bir saniye. Doktor, ben hiç kendimi tanıtmadım sana. İsmimi öğrenmene zaten gerek yok. Doktora öğrencisiyim ben. Gerçi öğrencisiydim. Hayata geldiğimden beri bu lanet gezegen şu parlak yıldızın etrafında yirmi yedi kez döndü. İki Dostum, bir Doktorum var ve ölmek üzereyim.

Ben hayatta pek bir başarısı olmayan kişiyim Doktor. Ailemden kimse beni ne arar ne sorar. Bu durumda olduğumu bile bilmiyorlar. O yalancı mutluluktan çıkınca bütün tatlı sözler bir anda bela okumalara döndü. Birçok kez öldüm ama kenarından köşesinden hayata tutundum bir şekilde. Sadece bir defa öldürdüm. O da hayatımda yaşadığım tek pişmanlık anımdır. Yoksa ailemden ayrılmak falan hiçbir şekilde beni pişmanlığa sevk etmedi. Burada sana son sözlerimi söylerken de alnım ak, başım dik bir şekildeyim. Ben hayatta hiçbir şeye ait olamadım Doktor. İlk defa sana yazarken buraya ait olduğumu hissettim. Bir iki anı dışında yirmi yedi senede mutlu olduğumu hissettiğim an olmadı. Senle konuşurken mutlu olduğumu en içten bir şekilde hissettim. Ne demiştim: Keyif. Ben senle konuşmaktan çok fazla keyif aldım Doktor. Yirmi yedi senede yaşayamadığım şeyleri şu altı ayda senle yaşadım. Gel gör ki artık yaşama değil ölme vaktidir.

Bedenlerle beraber fikirler de ölür mü Doktor? Her fikir sonsuza kadar hayatta kalır mı? Bence fikirler de insanlar gibi zamanı geldiğinde ölür. Sadece fikirler ve insanlar değil, herhangi bir şey zamanı geldiğinde ölür. Bu bir araba motoru da olabilir, yüz yirmi yaşındaki kaplumbağa da. Her şeyin bir ölüm vakti vardır.

Sonbaharda ölmek isterdim Doktor. Bir ağacın altında, ölü yapraklar suratıma hafifçe konarken göğe bakarak ölmek isterdim. Ölümün bile yakıştığı bir an vardır ya benim için böyle bir an olurdu işte. O yapraklarla beraber ölmek isterdim Doktor. Bugün sana yazmak istememin sebebi ise dışarıdaki kara bulutların yeryüzünü temizler gibi yağmur yağdırması. Ben de artık bu yeryüzünde bir kalıntı sayılırım. Bugün ölmesem bile senin nezdinde bugün olsun. Umarım bir gün tekrardan buluşuruz Doktor. Hoşça kal.

Avare

Bir yorum yazın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Melih DUTCU avatarı
Sıradaki ne olsun? Rastgele bir yazı getir.
🖼️ GÜNLÜK SANAT BULMACASI
Hamle: 0 00:00
Sanat eseri hazırlanıyor...
🎨
Tablo Tamamlandı!
Parçaya basılı tut, boş kareye sürükle ve bırak.
MOD
MOD