“Bitti.”
Kafamı ona doğru çevirip yere koyduğu kitabın neredeyse tam ortasındaki ayracı fark ettiğimde kaşlarım havalandı.
“Daha bitirmemişsin ki.”
İfadesi o kadar düzdü ki eğer konuşmasa yüzüne bakarak hiçbir şey anlayamazdım. Bununla tezat olarak da sesinden her şeyi okuyabilirdim, bilmediğim bir dilde de konuşsa kesinlikle ne demek istediğini anlardım. Gözlerini kapatıp arkasına yaslanırken, uzun sürenin ardından beni uçsuz bucaksız menekşelerle dolu kırlara götüren o tonu tekrardan duyabildim; huzurun en güzel tonunu.
“Kavuştular.” dedi ve yeterliydi.
İşte bu kadar tahammülsüzdü, işte bu kadar temkinliydi ve işte bu kadar mutlu olmak istiyordu. Mutlu olmak istediğinde de onu aramaya çıkmaz anında oluştururdu, mutluluk onun için elde etmesi oldukça basit bir kavramdı veya kendini kandırıyordu. Belki de kendi sonlarını seçebilecek kadar kuvvetli bir iradeye sahipti.
Şimdi ellerini başının altında kavuşturmuş, mehtabın ışıkları yüzünün her bir zerresini öperken dudağının kenarındaki kıvrılmanın zihnimin bir oyunu olup olmadığını sorguladım. Yine de emin olduğum bir şey vardı: Kitapta kavuşan çift şu an kafasının içinde nefes almaya devam ediyor ve bundan da hiçbir materyalin ona veremeyeceği hazzı alıyordu. Kendisi için hayal ettiği tüm güzellikleri onlara bahşetmiş olmalıydı; zaten hiçbir zaman buna değeceğini düşünmemiş, gerçekleşeceğine ihtimal dahi vermemişti.
Dalgaların sesi saydığım nefes seslerine karışırken kaç dakika geçtiğini bilmiyordum.
Şimdi halihazırda gözleri kapalıyken onu ilk kez uzun uzun inceleme fırsatını bulmuş olmak bana fevkalade heyecanlı hissettirdi.
Sarı kahkülleri gözlerine değin dökülüyordu; uçları kırıktı belki, belki değildi, yine de çok güzeldi. Beyaz papatyalardan ördüğü bir çiçek başının tam üstünde yer etmişti, papatyanın bazı çiçekleri dökülüp bir olmuştu saçlarıyla, sanki saçlarından bir parçaymış gibi öylesine doğal duruyorlardı saçlarının arasında. Küçük gözleri vardı, tombul yanakları, küçük elleri ve hâlâ anlamını bilmediğim yıllardır sol bileğine bağlı olan beyaz kurdelesi.
“Lieke Marijine.”
Kendisini pür dikkat incelerken aniden konuşunca yaramazlığı ortaya çıkmış bir çocuk edasıyla utandığımı hissettim, hatta yanaklarım kızarmış bile olabilirdi. Ancak şu an odaklandığım şey ses tonuydu, çünkü anlayamamıştım. Ne söylediğini anlayabilmiştim ne de söylerkenki gayesini. Eğer onunla tanışıklığımızın ilk günlerinde olsam bir şeyler anlatmaya, kendinden tırnak ucu kadar da olsa bir parçasını açmaya istekli olduğunu tahmin ederdim. Şimdiye kadar gördüğümden fazlasını pek vermediği için bu varsayımı kendime saklayarak konuşmaya devam etmesi için sessizliğimi sürdürdüm. Gözleri hâlâ kapalıydı ama dinlediğimi bildiğini biliyordum.
“Lieke melekvari demek, Marijine de denizden gelen. Annem, denizden gelen melek gibi bir şey koymak istemiş çünkü ablam denizde boğularak ölmüş, asıl adım bu.”
Daha önce annesinin Hollandalı olduğunu söylese de kendisini Damla olarak tanıtmıştı. Ansızın gerçek ismini ve hikayesini paylaştığında sebebini merak edip sormak istesem de zihnimi yönlendiremedim, belki de en sormamam gereken soruyu sordum.
“O yüzden mi her gece buraya geliyoruz?”
Kendisi hakkında çok az şey anlatırdı, ben de çok az soru sorardım. Tek nefeste tüketmek değildi niyetim, ömrümün her saniyesini onu keşfetmek için adamaya hazırdım. Hakkında bildiğim hiçbir şeyi o söylememiş veya göstermemişti, bildiğimin farkında bile değildi eminim. Mesela yemeye önce tatlıyla başlardı, sevmediği yemeklerin de doğru düzgün hiçbirini henüz tatmamıştı. Saçlarının bir tarafı hep daha uzundu çünkü kendisi kesiyordu. Benim elmaslarımı, çillerini her gün kapatır, belirli aralıklarla da kendini zorla kustururdu. Ruhunu daraltacak şeyler düşündüğünde de tırnaklarını avcuna geçirirdi, şimdi yaptığı gibi.
Sorumun üstünden tahminimce beş dakika geçmiş olmalıydı, belki de on beş kim bilir? Zaman ve mekan artık algılarımın dışında büsbütün önemini yitirirken okyanusun ortasında buldum kendimi; gözlerini gözlerimle buluşturdu. En ufak bir mimik yoktu, ses yoktu, yalnızca gözümü kırpmadan baktığım mavilikler vardı. Bakışlarla anlaşabildiğimizi sanıyordu oysa bana öyle baktığında sadece gözlerinin ne kadar güzel ve bakılası olduğunu düşünüyordum.
Bir anda içimi okumasından korkup başımı istemeye istemeye önüme çevirdim, sonsuz karanlığa ve etkisini yitirmeye başlayan yaldızlara bakıyordum şimdi. Ağustosun ortasında yapılabilecek en güzel şeyi yapıyorduk her akşam: Deniz kenarına gelip mehtaba karşı uzanıyor, konuşuyor veya ışıkların üzerinde yürüyorduk. Huzur da benim için bu kadar basit bir kavramdı işte ancak yetmiyordu, meleğimi sevmek için bir hayat kesinlikle yetmeyecekti.
“Annem ben 8 yaşındayken gitti biliyor musun?”
Yine soruma cevap vermemiş, bunun yerine bana kendinden bir parça katmaya tekrardan hazırlanmıştı. Bu anların ne kadar nadir olduğunu bildiğimden söylediği her sözü, dudaklarından dökülen her iç çekişi, yüzündeki kasların en ufak bir hareketini aklıma kazımak için dikkatimi tamamen ona verdim. Tabii bir yandan da huzursuzdum. içimde bir şeyler darlıyordu yüreğimi, rahat nefes aldırmıyordu. Bir anda kendini bu denli açması, geçmişine bakmama izin vermesi sebepsiz, öylesine olamazdı biliyordum.
“Hazırladığı valizi görür görmez bensiz gideceğini anlamış ve ağlamaya başlamıştım. O da benimle birlikte ağlamaya başladı. Sahi, ne diye hem o kadar ağlayıp hem de makyaj malzemelerini bile düzenleyerek yerleştiriyodu ki? Ayaklarına kapanıp yalvarmaya başladığımı hatırlıyorum. ‘Daha uslu olacağım, ödevlerimi yapacağım, peynir yiyeceğim, rujunu sürmeyeceğim…’ Bunlar annemi yumuşatmak bir yana dursun o kadar sinirlendirmişti ki eline aldığı pahalı parfümlerinden birini duvara fırlatarak parçalamıştı. Bu da beni korkutup sindirmek yerine daha çok avazım çıktığı kadar ağlamaya itmekten başka bir işe yaramamıştı. Sonrasında nereden bulduğunu anımsayamadığım beyaz bir kurdeleyle önümde diz çökerek ellerimi sımsıkı tutup gözlerimin içine baktı. Bana son kez baktığını çocuk yaşıma rağmen biliyordum, hissediyordum. Kurdeleyi sol bileğime bağlarken başını hiç kaldırmadan konuştu:
Geri geleceğim. Sen çok büyümüş olacaksın ama geleceğim söz veriyorum. Eğer ağlamazsan yaramazlık yapmazsan geleceğim ve seni bu kurdeleden tanıyacağım bak, korkma.
Ağlamam bu dediğinden sonra kesildi, çünkü inanmayı seçtim.
Annemin bir daha bana bakmayacağını anlayabilmiştim ama bu dediğine körü körüne inandım yıllarca. Okulda zorla bileğimden çıkarıp kestiklerinde günlerce ağlamıştım, başka bir beyaz kurdele bağlasam da onun bağladığı olmadığından beni tanıyamayacağını düşünmüştüm.”
Duraksadı; ardından bu sefer gerçekliğinden oldukça emin olduğum bir gülümseme yerleşti dudaklarına, acı dolu. Bu da sesinin hiç duymadığım bir tonuydu, yalnızca sarılma isteği uyandırıyordu.Anlattıkları karşısında kelimelerimi sıraya dizemedim bir süre, küçük Damla’yı, meleğimi kelimelerimden bile sakınmak istedim ancak o buna zaten fırsat vermeden yüzündeki ifadeyi de normale döndürerek konuşmaya devam etti.
“Yarın deniz kabuğu toplayacağız, erkenden uyumalıyız.”
Her ne kadar böyle dese de en az bir saat kadar daha havadan sudan konuştuk, daha çok ben. Ay ile güneşin birbirine aşık olduğunu anlattım ama o güneşin anne, ayın da onun çocuğu olduğunu söyledi. Ardından uzun uzun astronot olma hayalimden bahsettim, kasvetli hava dağılmıştı şimdi. Cam kırıkları hâlâ yerde de olsa yokmuş gibi keyifle konuşmamıza devam ettik, ayaklarımızı yere değdirmedik, parfüm kokusunu yok saydık.
Sabah güneşin ilk ışıklarıyla soğuktan titreyerek açtım gözümü. Kulağıma dolan tek sesin kayaları döven dalga sesi olmasına rağmen ilk birkaç saniye nerede olduğumu hatırlayamadım. Dün geceye ait anımsadığım anılarla gülümsedim ancak bu da birkaç saniye sürdü çünkü Damla yerinde yoktu.
Doğruluğumda başımdan kayıp yere düşen papatya tacına baktım bir süre, duyduğum ses artık yalnızca korkuyla atan kalbimin sesiydi. Şezlongun ucunda, yerdeki büyük sayılabilecek taşı fark etmemle hemen ayaklandım; çünkü beyaz bir kurdele bağlıydı. Taşı kaldırır kaldırmaz gördüğüm kumun içindeki ikiye katlanmış küçük notu açıp okumaya başladım.
“Seni çok seviyorum demek istiyorum ama yeterince şey ifade etmeyeceğinden korkuyorum. Beni affet, her şey için. Kurdeleyi de sol bileğine tak ve bir daha asla çıkarma. Anneme ablamın yanına gittiğimi ve artık beni aramasına gerek kalmadığını söyle.”


Melisa BALTA
Kendi kurmaca dünyasında yaşayan, yirmisine yeni girmişken her şeyi kaçırmış gibi hisseden, Karadenizi içinde taşıyan, hayalperest, detaylarda boğulmayı seven, yaş mumlarını bile saklayan, ruhu beş yaşında, her akşam günlüğüne koşan, bol bol fotoğraf çeken, dizi izleyen, müzik dinleyen biri. Diğer bir anlamı: akşamsefası.

Bir yorum yazın.