Anadolu’da güneşin doğuşu her zaman farklı şeylerin habercisiydi. Sadece yeni günün başlangıcı değildi. Yeni mutlulukların, kararların, yorgunlukların kırgınlıkların ve zorlukların… Kimseyi cezbetmez günün doğumu, çünkü kimi ne bekliyor bilinmez. Bu bilinmezliktir onları uykuya bağlayan, onu tatlı kılan. Buradaki insanlar için sonsuz uyku bu yüzden daha anlamlıdır. Unutulmak istenen acılar, kaybedişler, ciğerleri kor ateş gibi yakan eksilişlerdir bu denli anlamlandıran. Hele eksiklikler, her hissedildiğinde boğazda duran, çiğnedikçe ağızda çoğalan lokma gibiydi. Ansızın açığa çıkan, sert rüzgarlar gibi yüze vurulan eksiklikler. Yeri doldurulabilir miydi ki? Meçhul…
Gecenin bile soğuğunu üstünden atamadığı saatlerde uyandı Ruşen. Bedeni bir beton yığınına dönmüş gibiydi. Yorgunluk, halsizlik ve nefes aldıkça içini acıtan bir histi sanki bedenini bu hale getiren.Zorlada olsa yatağından çıkmayı başardı. İlk işi pencereyi açmak oldu. Dört duvar arasına sıkışmış hissiyatını o küçük pencerenin yok edebileceğini düşünmüştü o an ancak sis bulutlarının gökyüzünü boğarcasına etrafı kapladığı, soğuk, sessiz bir gündü. Sıradan bir sonbahar sabahıydı işte. Ya da Ruşen öyle hissediyordu. Sonbaharın da onun gibi bir kalıba sıkıştırılmış olduğunu düşündü bir an. Dünün etkisinden çıkamadığındandı tüm bu karmaşa, ne yapacağını bilmiyordu. Bir tutam çaresiz biraz da yalnızdı. Çaresizce bedenini yatağa bıraktı tekrar. Dünü düşündü hemen keşkeler başladı tabiki. “Kocaman bir keşke değil miydi zaten dünkü olay.”dedi kendi kendine, yüzünü buruk bir tebessüm sardı ve gözyaşları süzüldü gözlerinden yanaklarına doğru. Söylemediği her söz için tekrar pişman oldu. Artık mühürlenmiş sözcüklere yenisini eklemek istemiyordu. Haykırmak istiyordu. Her şey her geçen gün daha da zorlaşıyordu. “Artık kendimi daha güçlü hissediyorum.” dediği her an içindeki güçsüzlüklerden biri ortaya çıkıyordu. Dün de bu anlardan biriydi.
Dün, Ruşen evde annesiyle otururken bir anda telefon sesiyle irkildi. Arayan kişiyi görünce her zamanki gibi içindeki heyecanı bastıramadı ama bu sefer korku damlaları damlatılmış bir heyecandı. Aramayı cevapladı, titrek sesiyle “Efendim” dedi. Ruşen şaşırmıştı çünkü aylar hatta yıllar sonra babası onu aramıştı. Evin önünde onu bekliyordu. Bir an olsun kendini değerli hissetti, içindeki umut tohumları yeşerdi. İşte o an içindeki babasına aşık küçük kız çocuğu tekrar canlandı ve yalın ayak merdivenlerden inmeye başladı. Kapıyı açtı. Gerçekten babası eski günlerdeki gibi karşısındaydı. Bu sefer gelmişti. Ruşen mutluluğunu gizleyemiyordu. Yüzü gülüyor gözünün içi parlıyordu ama geçen dakikalar o parıltıyı o gülüşü sildi geçti. Çünkü babası sadece gelmişti. Bedeni karşısındaydı ama sıcaklığı, sevgisi yoktu. O an tekrar içi sızladı ve bir yenilgiyi daha kabul etti. Ruşen’e göre Bakkal Mehmet Amca bile daha samimiydi çünkü artık ondan. Babası Ruşen’i unutmuştu. Ruşen o yokluğu babasının gözlerinde görmüştü. Eğer onu unutmasaydı kolları açık havada kalmazdı asla, bilirdi tek ihtiyacı olan şeyin onun sıcaklığı olduğunu. Hoş ya geçerken uğramıştı zaten, başka sebepler babasını ona getirmişti. Onun için gelmemişti. Ruşen büyük bir umutla gitmişti babasının yanına. Çünkü o, ne içindeki sevgiyi bitirebiliyordu ne de babasını silebiliyordu. Gidişine alışıyordu elbette ama her gelişi daha çok üzüyordu onu. Teselli bulacağı şeyler tükenmişti artık, babası için o yoktu. Yeni hayatı ona iyi gelmişti, boşlukları dolmuştu, belliydi ama Ruşen her seferinde daha da eksiliyordu. Bu son dediğinde “son” olmadığını biliyordu. İçinde küçük Ruşen vardı çünkü onu ne söküp atabiliyordu ne silebiliyordu. O, kendisinin bir parçasıydı; içinde büyümeyen, hayal etmekten, umut etmekten vazgeçmeyen, küçük bir kız çocuğuydu. Bu böyle de olsa Ruşen yorulmuştu artık buna son vermek istiyordu. Her seferinde mutsuz uykuya dalışın ardından gelen kabusu görmek istemiyordu. Birazda olsa mutlu olmanın, iyi hissetmenin onun da hakkı olduğunu düşünüyordu. Bitmeyen bir döngünün içinde olmak hiçbir şeyi düzeltememek yoruyordu onu, çünkü zamanın durduğu kırgınlıkların her zamankinden daha acı olduğu zamanlardı o anlar.
Ruşen de böyle bir güne gözünü açmıştı. Günün doğuşu onun için eksiklikleriyle mücadelenin başlangıcını ifade ediyordu. Hâlâ dünün etkisinden çıkamamıştı. Bazen isyan etmek istiyordu. Ona yazılan kaderi yaşamak, günün doğumunun bile onun için kederi ifade etmesi zoruna gidiyordu. Ona mutluluktan pay düşmemiş miydi ki?
Saatlerce yatakta boş tavanı seyretti. Dünü aklından çıkaramıyordu ama dünü düşünerekte yaşayamazdı artık bazı şeyleri kabul etme zamanı gelmişti. Zordu bu evet ama onun yaşadıklarından daha zor da değildi. Artık babasını beklemeyecekti, küçük Ruşen de buna alışacaktı. Kendi ayakları üzerinde durması gerekiyordu. Belli ki babası annesiyle yollarını ayırırken onunla da ayırmıştı. O onlardan vazgeçmiş, yeni bir hayat bile kurmuştu. Onun yerine seveceği bir Ruşen’i vardı, o yüzdendi belki bu soğukluk. Onun eksik yanları dolmuştu. Babasının hayatındaki fazlalıkların onlar olduğunu hissetti. Düşündükçe daha kötü oluyordu, daha çok ağlıyordu ama alışacaktı. Gözleri de buna alışıp içine içine ağlamayı öğrenecekti. Bu karar doğru ya da yanlıştı, bilmiyordu. Ama bazı şeyleri düzeltmesi gerektiğinin farkındaydı Ruşen. Onun dünyası artık iki kişilikti. Ruşen ve annesi.
Bunun kolay olmayacağını biliyordu Ruşen o yüzden bunu kolay hale getirmek için biraz daha düşündü ve bir karar aldı. Bundan sonra babasının her aklına gelişinde düşüncelerini içine atmayacaktı. Daha fazla sözcükleri mühürlemeyecekti. Onları da özgür bırakacaktı. Bu düşünceyle yatağından kalktı. Ağır aksak adımlarla masasına doğru yürümeye başladı. Eline bir kağıt ve kalem aldı. Bundan sonra babası her aklına geldiğinde her üzüldüğünde düşüncelerini yazıya dökecekti. Böylelikle biraz da olsa belki kendini rahatlamış hissedecekti. Masasına oturdu çünkü şu anda bunu yapması gerekiyordu, dünü yazmalıydı ve daha sonra yakmalıydı. Kağıdı eline alıp gözyaşları içinde şu satırları yazmaya başladı:
“İnsanın içinde yaralar vardır, dağlar vardır. Eğer gerçekten yaralanmışsa yürek, zamanın saramayacağı, silemeyeceği izler vardır. Yontularak ilerleriz hayatta bazen. Eksiliriz, eksilirken de biraz da olsa artarız. Yaşamadığımız acıları, duyguları öğreniriz. Hayatı farklı bir pencereden izlemeye başlar insan. Artık hiçbir şeyin aynı olmadığı bir penceredir bu. Farklı bakar farklı görürsün. O pencereyi açıp içine çektiğin hava ciğerlerini yakar. Doğduğunda ciğerini yakan seni ağlatan havaya benzemez bu sefer, çünkü soluduğun hava artık başlangıcın değil acının kokusudur. Dün bana yeni bir acı penceresi daha açıldı. Kabul etmek istemesem de kaçamadım bu gerçekten. Artık hiçbir şeyin aynı olmadığını, olamayacağını bir kere daha hissettim. Acı pencerelerim çoğalmıştı . Benim için dört duvar evler değil dört pencereli evler vardı. Acıya açılan acı pencereli evler.”
Masadan kalktı. Kağıdı aldı ve pencerenin önünde yaktı. Küllerini alıp acı penceresinden dışarıya savurdu. Şimdi kendini birazda olsa daha iyi hissediyordu. Evet, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ama şimdiki kadar canını da yakmayacaktı. Ruşen bundan sonra hak ettiği mutluluklar için çabalayan biri olacaktı. Üzüntülerine mahkûm bir tutuklu değil…


Tuğba GÖKER
Elinden geçen her şeyi güzelleştirmeye çalışan; hayatın ağırlığına rağmen içindeki umudu kaybetmeyen biri… Yorulsa da durmayan, kırıldıkça yeniden güçlenen; sessizce savaşmayı öğrenmiş bir mücadele insanı. Hayallerine sabırla yürüyen, kelimelere sığınan, düşünmeyi ve öğrenmeyi seven; karanlığın içinde bile kendi ışığını taşımayı başaran biri. Yaşadığı her şeye rağmen yeniden başlayabilecek kadar cesur, umut etmeye devam edecek kadar güçlü…

Bir yorum yazın.