,

Kimsin Sen?

Aniden açılan kapıların gürültüsünde kayboldu, yalnızlığın karanlık odadaki yankıları. Uzun süre sonra ilk defa gözünü alan güneş ışığı hüzmeleri başının dönmesine ve midesinin bulanmasına sebep oldu. Zaman kavramı da zihninde pek anlamlı bir sözcük değildi üstelik. Uzun zaman sandığı birkaç dakika, saatler hatta günler bile olabilirdi. Sanki betonlaşmıştı vücudu. Hiçbir uzvu zerre kıpırdamıyor, omzuna düşmüş olan başı açık bilinciyle amansız bir savaş veriyordu. “Sen öldün. Ölüsün.” diye haykırıyordu iç sesi. Kıvranan düşüncelerinin arasında zihnine bir çıkış yolu bularak kapıdan girenlere verdi dikkatini. Ne konuşulduğunu anlamaya gayret ediyordu fakat kesik fısıltılardan başka bir şey duyamıyordu. En sonunda fısıltılar, gözlerinin önünde biçimlenip birer silüet haline gelene kadar devam etti tanık olduğu soyut karmaşa. Yığıldığı yerden kaldırıldı. Önünde eski, ahşap bir masanın bulunduğu sandalyeye oturtuldu. 

Önce masada duran boş bir yığın kâğıda ve yanına kondurulmuş kaleme baktı yarı açık gözleriyle, sonra da onu sandalyeye oturtan koca cüsseli adama. Kirli sakalı keskin hatlı suratının yarısını kaplıyor, iri yeşil gözleri terlemiş alnına düşen kıvırcık saç tutamlarının arasından parlıyordu. Dudaklarındaki belli belirsiz gülümseme ise tanımlayamadığı tuhaf bir enerji yayıyordu etrafa. Böyle bir adamın karşısında kendinde olmayan bir kadın olarak bulunmak, tarifsiz bir ürpertinin parmak uçlarından ensesine kadar tüm vücudunu dolaşmasına sebep oldu. Evet, vücudunu ele geçiren bu ürpertiyi tek kelime ile tanımlamak gerekirse, korkuyordu. Konuşmak istedi. Aklında korkularını tetikleyen ne kadar soru varsa sormak, cevapları hoşuna gitmeyecek olsa dahi duymak istedi. Üşüdüğünü de haykırmak istiyordu. Geçmişi de geleceği kadar silik bir durumda olduğu halde kalbine kazınmış tüm kırgınlıkları haykırmak istiyordu fakat sessizlik bastırdı saklanan bütün öfkesini. Hiç beklemediği soru, aydınlığın yeni yeni işlediği odada yankılanana dek kıvrandı kendi kendine. 

“Kimsin sen?”

Önüne takılmış bakışları yavaş yavaş adamın yeşil gözleri ile buluştu. Cevabı kendisi kadar basit olmayan bu soru zihninin duvarlarında savruldu durdu bir süre. 

“Kimim ben?”

Kimdi o? Aradığı cevabın bir isim, sıfat ya da maddi benliğine ait bir şey olmadığını biliyordu sadece. “Güzel…” diye düşündü. “Cevabın ne olmadığını biliyorum.”

Bu sefer parmak ucuyla masadaki boş kağıtları göstererek tekrar sordu adam.

“Kimsin sen?”

Onu sinirlendirmek isteyeceği son şeydi fakat beyni durmuş, benliği bu soruyu cevaplayamayacak kadar reddetmişti kendini. “Bilmiyorum.” diyecek oldu fakat adamın adeta ateş saçan gözlerine baktığı gibi vazgeçti bu fikrinden. Boş kağıtlara ve kaleme kaydı gözleri çaresizce. O kadar korkuyordu ki masada öylece duran birkaç boş kâğıt ve kendine hayrı olmayan bir kalemden medet umar olmuştu. Titreyen bedenini dizginlemeye çalıştı fakat içi de en az elleri kadar korkusunun tesiri altındaydı. Neden sonra kaldırdı başını. Sesindeki kararsızlığın hissedilmemesini umarak sordu. 

“Kimim ben?”

Adam sorulan sorudan memnun kalmış olmalıydı ki ince dudakları kendinden emin kıvrıldı. Masada duran kağıtları ve kalemi ona doğru itti ağır ağır. Hiçbir şey söylemeden titreyen ellerinden tuttu ve kalemi kavramasına yardım etti. 

“Yaz.” dedi tavrıyla çelişen sert bir ses tonuyla. 

“Kim olduğunu unutuyorsun, yaz.”

Anlamamıştı, anlayamıyordu. Gittikçe şiddetlenen titremesi iyiden iyiye kontrolden çıkmaya başlamış, zaten kesik kesik olan nefesleri sıklaşmıştı. Yalvarmaya başladı son çare. Hıçkırarak celladı olarak gördüğü adamın yüzünde merhamet aradı. Adam, yüzünde en ufak bir mimik değişimi olmadan odanın uç köşesinde bir yeri işaret etti parmağıyla. 

“Onun gibi mi olmak istiyorsun?”

Celladının gösterdiği yöne çevirdi bakışlarını. Dudaklarından dökülen çığlık gecenin sessizliğini yararak yine dört duvar arasında dolandı. Fakat bu sefer duvarlar kendi odasına aitti. Alnında duran boncuk boncuk ter damlalarını elinin tersiyle silerken derin nefesler almaya başladı. Kalbi, göğüs kafesinden fırlayıp koşmaya başlayacakmışçasına hızla atıyordu, nefesleri bir türlü yavaşlamıyordu. Gördüğü kâbusun etkisinden çıkmayı beklerken her saniye daha da çoğaldı zihninde dolanan bölük pörçük kelimeler.

“Yaz.”

“Kim olduğunu unutuyorsun.”

“Kimsin sen?”

“Kimim ben?”

Gözleri masasında duran yarısı dolu kağıtlara ve kaleme kaydı. 

“Kimim ben?”

Ayağa kalkıp dengesini bulmaya çalışırken uyumadan önce yazdığı satırlara göz gezdirdi. Kalem, kâğıt, duvarlar hatta gecenin ebedi sessizliği arkasına saklanan tüm madde dışı varlıklar… Kendi zihni de dahil hepsi tek bir soruyu soruyordu. 

“Kimsin sen?”

Boğuluyor gibi hissetti. Balkona attı kendini. Etrafını saran serin soğuğun elleri ve burnu gibi düşüncelerini uyuşturmasını diledi içten içe. Uçsuz bucaksız karanlığa boyanmış sokakta tek bir hareket, tek bir canlılık belirtisi yoktu fakat rüzgâr aynı şarkıyı söylüyordu acımasızca. “Kimsin sen?”

O an onu böylesine sıkıştıran, bilinçaltına yerleşip rüyalarında dahi etrafını saran bir nebze hastalıklı kimliğini düşündü ve cevabı fısıldadı rüzgâra. “Yazarım.” 

Önce rüyasında masanın üstünde duran boş kağıtlar sonra da yarın yazarım diye düşünerek masasında bıraktığı taslaklar canlandı zihninde. “Bir daha asla…” diye düşündü. Celladı olarak gördüğü çimen gözlü adamın nefesini ensesinde hissediyordu, yine ürperdi. 

“Bir daha asla kâğıtta olması gerekenler aklımdayken uyumayacağım.”

Bir yorum yazın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Berranur YAĞIZ avatarı
Sıradaki ne olsun? Rastgele bir yazı getir.
🖼️ GÜNLÜK SANAT BULMACASI
Hamle: 0 00:00
Sanat eseri hazırlanıyor...
🎨
Tablo Tamamlandı!
Parçaya basılı tut, boş kareye sürükle ve bırak.
MOD
MOD