Kurtuluş, her zaman kaçmak mıdır? Yoksa seni kaçmaya zorlayan şeyle yüzleşmek mi? İnsan sürekli problemlerden kaçarak mı insan olur? Kaçacak yeri kalmadığında ne yapar insan? Yavuz, bu düşüncelerle boğuşurken uyuyakalmıştı. Yine bir güne el sallamıştı. Uyku, Yavuz için bir kaçış yoluydu. Hayatın acımasızlığından ve gerçekliğinden kaçtığı bir yol. Yanlış olmasın! Yavuz’un kimseyle derdi olmazdı. Karıncayı incitmekten çekinirdi. Yalnız kötü bir özelliği vardı. Herkesin derdini yük ederdi kendine. Etrafındaki herkese yardım eli dokunsun isterdi. Bu yüzden ofiste ona ‘Cankurtaran Yavuz’ lakabı takılmıştı. Herkese yeterdi de bir kendine yetemezdi garibim. Ofisteki herkes Yavuz’u güler yüzlü, cana yakın gördüklerinden derdi, tasası varsa bile anlamazlardı. Yavuz da pek başkasını kendi derdine ortak etmek istemezdi. Sabah ofise giderken evden mutluluk maskesini takar, öyle çıkardı. Yavuz’un kimseyle derdi olmazdı da kendiyle çok kavga ederdi. Senelik iznini kış aylarında kullanırdı Yavuz. Arkadaşları ‘Çık şöyle Temmuz, Ağustos gibi de biraz takılalım!’ derlerdi de o bu teklife pek sıcak bakmazdı. Hem çok fazla seyahat etmeyi seven biri de değildi. Evinde kedisiyle beraber oturur, açar kitabını okurdu. Kedisi uzun süredir Yavuz’un yanındaydı. Derdini bir tek ona anlatabilirdi zaten. Adını ‘Prenses’ koymuştu. Sıkılmıştı tekdüzelikten. Mırmır, limon, pamuk gibi isimleri zaten herkes düşünebiliyordu. Kendi prensesini bulamadığından kedisine prenses demişti. Biri yoktu hayatında, daha hiç olmamıştı.
Yavuz yine kendince kaçma gayretindeyken hafif bir sıcaklık hissetmeye başladı. Prenses’in o sıcak nefesi Yavuz’u tekrardan gerçeklerin acımasızlığına döndürmüştü. Saate baktı, dokuz saat uyumuştu. ‘Sadece maman bitince gel Prenses’ diye serzenişte bulundu. Prenses’in mamasını doldurduktan sonra kendine de omlet yaptı. Rutin bir gündü. Zaten kendini rutine katmayan bir gün yoktu. Kahvaltıdan sonra kitabını ve kahvesini alıp koltuğuna oturacaktı. Senelik izne de çıktığından kafası rahattı biraz. Kahvaltısını yaptı. Kitabı eline alıp koltuğa geçecekken bir şey fark etti. Her ne kadar hayatta sevdiği tek aktivite bu olsa da yavaş yavaş tekdüzeliğe bürünmeye başlamıştı. Annesinin hediye ettiği o koltuğa baktığında heyecanın yanında kabullenme hissi beliriyordu. Değişik şeyler yapmayı denemişti zamanında. Dışarı çıkmayı, kadınlarla haşır neşir olmayı, her günü son günüymüş gibi yaşamayı. Zaten her günü son günüydü onun için. Yarını görmek pek de cazip gelmiyordu ona. Fakat insanoğlunun bir yanı diğer yanından gizli hareket eder.
Her ne kadar yarından umudu olmasa da o gizli yanı ‘Bir umut!’ çağrılarını yapar. Sevmiyordu bu yanını. Onu öldürmesinin bir yolu yoktu ama onunla yaşamak da istemiyordu. Herkesin bu kadar gaddar, bu kadar bireyselleşmiş olduğu bir zaman diliminde umutla beklemek istemiyordu. Yine dalmıştı düşüncelere. Elindeki kahve soğumuştu. O gün tekrardan oturdu o koltuğa, tekrardan içti o kahveyi, tekrardan okudu o kitabı, son olduğunu bilmeden.
Bir saat sonra annesi aradı. Haftada bir konuşurlardı. Pek de konuşma denmezdi buna. Genelde annesi anlatır, Yavuz dinlerdi. İçini açamazdı annesine. Hem yirmi sekiz yaşına gelmiş adamın derdi mi olurdu? Ayıplanırdı sonra toplum tarafından. Çalışıp para kazanmalıydı. Duyguları ve düşünceleri pek de önemli değildi. Onu yargılamayan tek kişi Prenses olduğundan sadece ona konuşurdu. Babası her zaman Yavuz’un erkek adam olamayacağını söylerdi. ‘Erkek adam’ O da ne demekse! En son ne zaman babasıyla konuştuğunu hatırlamıyordu. Zaten konuşmasına da gerek yoktu. Annesi anlatmaya devam ederken Yavuz algısının kapalı olduğunu fark etmemişti. Arada bir annesini tasdikliyordu o kadar.
Telefonu kapattıktan sonra yazıyla kaplı duvarlara baktı. Evinin bütün duvarlarına yazı yazmıştı. Filmlerden, kitaplardan, şiirlerden. Gözüne ‘Taxi Driver’ filminden yazdığı bir yazı ilişti. ‘Ben, Tanrı’nın yalnız adamıyım.’ Kendi kendine ‘Ben de’ dedi. Fark etti ki içinde bulunduğu duruma yaşamak denmezdi. Bu sadece nefes almaktı. Günlerin birbirini kovalamasını seyretmek, takvimden bir yaprak daha koparmak hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Yarına yine aynı Yavuz çıkıyor, yine aynı şeyleri yapıyordu. Bunu değiştirme gayreti içindeydi ve bu gayrette ciddiyetini kaybetmek istemiyordu. Fakat bazılarımız bulundukları devrin kişileri değillerdir. Sahte aşklar, değer bilmeyen arkadaşlar, kimsenin başkası tarafından umursanmaması. Bunlar Yavuz için iğrenç şeylerdi. Ayak uyduramıyordu bir türlü. İlk işe başladığında çok uğraşmıştı bu sıkıntıyla ama sonrasında kendini devrin insanlarından kaçarken buldu. Artık kaçmak işe yaramıyordu. Belki de eskisi gibi kaçamıyordu da. Belki de vakit dolmuştu. Belki de…
Yavuz üç gün boyunca kaçmadı. Son bir gayretle bu kahpe düzenle tekrar yüzleşti. Dışarı çıktı, gezdi, dolaştı. İlk gün birkaç kişiyle tanışma gayretiyle parka gitti fakat insanlar soğukluklarından hiçbir şey kaybetmemişti. İki lafın belini kıramadan kayboluyordu insanlar. Normalde ağzına alkol almazdı ama madem yüzleşecekti, böyle olması gerekiyordu. İkinci gün bir bara gitmeye karar verdi. Güzel bir şekilde hazırlandıktan sonra evden çıktı. Mekâna girdiğinde alkolün o iğrenç kokusu burnunu tıkamasına sebep oldu. Yeni biriyle tanıştı. Güzel, çekici bir kızdı fakat tek gecelik ilişki istemesi Yavuz’u yine hüsrana komşu etti. Üçüncü gün ofisteki arkadaşlarıyla oturdu. Konu sürekli dönüp dolaşıp cinselliğe geldiğinden erkenden kalktı masadan. ‘Nedir bu insanların sorunu?’ diye sordu kendine. Kimse uzun uzadıya yan yana oturabileceği, sessizlikle bile anlaşabileceği birini değil günü geçirmelerine yardımcı olacak birilerini bulmaya çalışıyorlardı. Olmadı. Olduramadı. Kesinlikle bu devrin insanı olmadığına kanaat getirdi. O zaman geriye kendince tek bir seçenek kalıyordu.
Güzel bir Ocak akşamı. Hafif hafif sanki yeryüzünü okşarmış gibi yağan kar, kendini Yavuz’a izlettiriyordu. Yavuz güzel bir duş almış, Prenses’in kasesine bolca mama koymuştu. Bir gün sonra iş arkadaşlarına atılacak zamanlı bir e-posta yazdı. Kartal tüyünden yapılmış kalemiyle son sözlerini yazdığı mektubu komodinin üstüne bıraktı. Sonuna ismi yerine farklı bir not düştü: ‘Tanrı’nın yalnız adamı’. İçi rahattı, en azından ‘Ben denedim!’ diyebilecek durumdaydı. Cidden denemişti de. Çok fazla şans vermişti bu iğrenç devrin iğrenç insanlarına. Sonrasında kendi kendine yetmeye çalışmıştı. Becermişti de senelerce. Devam ettirebileceğini de düşünüyordu fakat insan, et ve kemikten oluşan duygusuz bir yığın değildi. Yavuz kendi duygusunun muhatabını uzun arayışlar sonucu bulamamıştı. Zaman mahkemesinde yargılanırken yanlış yaptığı bir şeyler olup olmadığını düşündü. Yapmamıştı. Yavuz kimseyi incitecek bir şey yapmamıştı. Kimse de Yavuz’a bir şey yapmamıştı. Aslında son düşündüğü pek doğru değildi. Toplum olarak Yavuz’a bir şey yapılmıştı. Halata boynunu geçirirken alnı ak, başı dik bir biçimde duruyordu. Prenses’in kendisini o durumda görmesini istemiyordu. Bu yüzden kendini odaya kilitlemişti. Üzerinde onca seneler kitap okuduğu koltuğun desteklerine basmıştı şimdi. Prenses sanki durumu fark etmiş gibi kapıyı tırmalamaya başladı. Yavuz hiç oralı olmadı. Buğulu camdan Prenses’in siluetine bakarken gözlerinden birer damla yaş süzüldü. Kendine ağlamıyordu Yavuz. Değer verdiği tek şey olan Prenses’in miyavlamalarına ağlıyordu. ‘Hoşça kal Prenses’ dedi hafif bir ses tonuyla. Sonrasında koltuğu ayaklarıyla itti. Çoğu insanın intihar esnasında yaşama sevinci depreşir ve vazgeçerlerdi. Yavuz’da bu olmadı. Sadece Prenses’in miyavlamalarını duymamak için kulaklarını kapatmak istemişti. İki dakika sonra evdeki tek ses miyavlamaydı.
Toplum, yine bir cinayet işlemişti. Evet, toplum işlemişti. Tabii bunu kayda intihar olarak geçirdiler çünkü fiziksel bir şey yoktu. Senelerce yapılan psikolojik şiddet cinayete girmezdi. Erkeğe, ‘Senin duygun olamaz!’ dayatmasını yapandı toplum. Erkek kendini ifade edemezdi. Erkeğin görevi çalışıp para kazanmaktı. Bunun dışında herhangi bir şeye izin yoktu.
Ertesi gün iş arkadaşları maili alınca hemen polisi arayıp Yavuz’un evine gittiler. Polisler çilingirle eve girdiklerinde Yavuz’un asılmış bedenini buldular. Prenses tırmaladığı kapının önünde uyumuştu. İş arkadaşları mektubu okuduktan sonra ailesine haber vermek için aradılar. Asla ‘erkek adam’ olamayacak Yavuz yüzünden babası ilk kez ağlamıştı. Ertesi gün öğle vaktinde cenaze namazı kılınacaktı. Namazda herkes iyi bilirdik diyordu ama pek de iyi bilemediler Yavuz’u. Zaten iyi bilseler Yavuz şu anda bu durumda olmazdı.
Dışarıda çok fazla Yavuz’a benzeyen insan vardı. Kendilerinin toplumda bir yeri olmadığını düşünen, belli bir süreden sonra dayatmaları kabullenemeyip Yavuz gibi olacak çok insan vardı. Peki buna bir çözüm yolu bulunabiliyor muydu? Kurtuluş, her zaman kaçmak mıydı?


Melih DUTCU
Çocukluğunu teknolojinin etkisinde geçirmeyen son nesillerden biri. Üç kardeşin en küçüğü ama en büyüğü. ‘Ne oluyor ya?’ sorusunu kendince geç sorabilenlerden. Çoğu genç gibi futbola gönülden bağlı, kitapları düşüncelerine esvap eden, ne kadar çocukluğunda teknoloji olmasa da çağı yakalamış sonra da bırakamamış, dışarıya çıkarken mutluluk maskesini yanına alan ve yalnızlığı zorunluluk olarak değil tercih olarak gören bir garip.

Bir yorum yazın.