,

Malum Tahrip İzleri

Sonbahar her zamanki gibi görevini yerine getirmişti, yine öldürmüştü. Gerçi her şeyin bir görevi vardı. Sonbahar da bunu layıkıyla yerine getiriyordu. Artık çırpınacak gücü kalmayan, içindeki alev sönmüş olan her şey, sonbaharın büyülü ve acımasız ruhunda ölür giderdi. Fakat bu normal ölümler gibi değildi. Zaman durmuştu, mekânın bir önemi yoktu. O, insana hiçbir anlam ifade etmeyen boş duvarlar, şimdi dolu sözleri teker teker Ömer’in suratına çarpıyordu. Sessizliğin sözcüklerden daha anlamlı aynı zamanda daha ağır olduğu bir durumdu. 

Ömer, normalde böyle bariz hatalar yapabilecek biri değildi. Tabii her insan yanlış yapabilirdi. Yaradılışta bu vardı zaten. Fakat bazı yanlışların sebepleri ve sonuçları bir mantığa dayanmaz. O an beynimiz bize, bile isteye yanlış yapmamızı öğütler. Ömer de bu öğüde kulak kabartmış ve yapmıştı. Hayatındaki en doğru kişi artık yoktu. Sahi nedir bu insanoğlunun saçmalığı? Hoş şeyleri hor görüp yanlışları doğrulamaya çalışmak. Cidden mutlu olduğunda mı keyif alır insan hayattan? Yoksa o mutluluğu arama gayreti içindeyken mi? 

Ömer, duvarla derin bir tartışma içerisindeyken koluna düşen külün “Hayata dön!” sesiyle irkildi. Ne yapmalıydı şimdi? O burada olsa bunları düşünmesine hiç gerek kalmazdı. Birbirlerini tamamlayan iki parçalı yapboz gibiydiler. Gel gör ki artık o yoktu. O bir daha olmayacaktı. O olmadan uyuyacak, o olmadan uyanacak, o olmadan nefes alacak, o olmadan yemek yiyecek, o olmadan yaşayacaktı. Son söylediğine kendi bile inanmamıştı “O olmadan yaşamak”. Samimiyetsiz bir gülüş kapladı suratını, doğrulmaya çalıştı. Ayağa kalktığında evde gürültülü bir sessizliğin olduğunu fark etti. Onunla sahiplendikleri köpekleri olan Bulut’a gözü ilişti. Bulut da fark etmişti sanki, artık onun olmayacağını. Ömer o günü nasıl geçirdiğini ömründe hiçbir zaman hatırlamadı. 

Aradan iki sene geçmişti. Ömer, sanki yeni adım atmayı öğrenen bir bebek gibi baştan başlıyordu. Yavaş yavaş iyileşiyordu. Bu iki senede yapmam dediği her şeyi yapmıştı. Gözlerini çöplüklerde açmıştı ki bu en basitiydi. Evini satmıştı, artık onu hatırlatacak herhangi bir şey görmek istemiyordu. Son günden sonra ona bir daha ulaşamadığı için Bulut kendisinde kalmıştı. Sonrasında Bulut’u annesine vermişti. Alkol masalarında altı ayını geçirmişti. Başka kadınlarda onu aramıştı. En büyük hatası da bu değil miydi? Birinde kaybettiğini başkasında aramak. Bir bakımdan normaldi bunlar. Aşınıyordu insan kaya gibi, dalgası hüzünse. Kolay değildi on beş sene tek bir gün bile ayrı kalmamak. Gel gelelim ki iki senedir tek bir gün bile onu göremiyordu. Çok büyük adımdı bu Ömer için. Yeni bir balıkçı keşfetmişti iki ay önce. Orada oturmaya başladı. Hem Yalçın Ağabeyin de sohbeti cidden güzel oluyordu. Çarşamba günleri akşam saat dokuz olduğunda Eminönü sahilinde Yalçın Ağabey ile karşılıklı otururlardı. İçkiyi aşırıya kaçırmıyordu artık. Yalçın Ağabeyin antenli radyosundan süzülen parçalarla haftada bir kendine izin veriyordu. 

Ömer, yine bir çarşamba akşamı rutinini gerçekleştirdikten sonra hafif mutlu hafif salınarak eve gidiyordu. Haftada en sevdiği gün çarşamba günüydü. Yalnızın halinden yalnız anlar, yalnız diye boşuna dememişler. Yalçın Ağabey de yalnız takılırdı. Ömer bu düşüncelerle Galata’ya doğru ilerlerken tanıdık bir yüz gördü. Korkuyordu… Sandığı kişi çıkmasından korkuyordu. O kadar badire atlatmışken yine başa dönmekten korkuyordu. Kafasını eğdi aşağıya. Kendi kendine ‘Oğlum Ömer, son iki seneyi bir daha yaşamak istemiyorsan sakın durma!’ dedi. Öyle de yaptı.

Ömer ağır çekim kliplerinde oynayan insanlar gibi hissetti kendini. Bir türlü yanından geçemiyordu. Sürekli yürüyor ama sanki yerinde sayıyordu. Artık geçme vakti gelmişti, unutma vaktiydi artık. Ömer cesaretlenmişti. Fakat Ömer’in hesaba katmadığı bir şey vardı. Tam yanından geçerken Ömer akciğerlerine oksijen sokma gayretiyle nefes aldı. Oydu. On beş senedir müptelası olduğu koku buydu. İki senedir tek ihtiyacı olan koku da buydu. Bir uyuşturucu hissiyatı aldı bu kokudan. Sarılmak istedi ona. Tekrar tekrar koklamak istedi saçlarını. Bir ormanı andıran o yeşil gözlerine son defa bakmak istedi. Yapamadı… Arada geçen bir saniyede son iki senesi tamamen gözlerinin önünden geçmişti. Zaten o gözlere bakamadığından son iki senesi böyle geçmemiş miydi? Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü… Gözlerinin şişkinliğinden yolu göremeyene kadar yürüdü. Bir bankta oturdu. Acaba o ne hissetmişti? O da aramış mıydı Ömer’in gözlerini. O da çekmiş miydi içine Ömer’in kokusunu, bütün bu iyileşme safhasını yok sayma pahasına. Yoksa bir yabancı gibi yanından geçip gitmiş miydi? 

Ömer dört saatten fazla bu düşüncelerle boğuştuktan sonra ayağa kalktı. Evinin yolunu tuttu. Saat üçü geçmişti. Eve vardığında ilk işi dedesinden kalma taş pikaba bir plak takmak oldu. Sonrasında kadehini aldı ve tekli koltuğuna yerleşti. Bu gece unutmaya çalışmak yoktu. Bu gece her şeye kapısı açıktı. Cemal Süreya’nın şu sözleri aklına geldi: 

Tam unuttum derken;

Bir şarkı çalar, 

Biri onun gibi güler,

Birisi parfümünü sıkıp onun gibi kokar,

Tüm unuttuğun boşa gider.

Ömer, Müzeyyen Senar’ın o güzel sesine eşlik etme niyetiyle kadehinden bir yudum daha aldı: ‘‘Elbet bir gün buluşacağız.’’ 

Bir yorum yazın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Melih DUTCU avatarı
Sıradaki ne olsun? Rastgele bir yazı getir.
🖼️ GÜNLÜK SANAT BULMACASI
Hamle: 0 00:00
Sanat eseri hazırlanıyor...
🎨
Tablo Tamamlandı!
Parçaya basılı tut, boş kareye sürükle ve bırak.
MOD
MOD